Orsay

Showing 28 posts tagged Orsay

Ressam : Claude Oscar Monet (1840-1926)
Resmin Adi : La cathédrale de Rouen, effet du matin - Rouen Cathedral, morning effect (1893)
Nerede : Orsay, Paris, Fransa
Boyutu : 106,5 cm x 73,2 cm
Monet, 1892-93 yıllarında Rouen Katedrali'nin 30'dan fazla resmini yapmıştı. 250 tane nilüfer boyayan bir ressam için, bu katedral pek de takıntı sayılmaz. Monet bu resimleri yapabilmek için katedralin karşısında bir oda kiralamış, sokakta kenarda köşede yaptığını düşünmeyin. Bu onun için ciddi bir projeydi. Bir serginin tamamını bu konuya ayırmak istiyordu. Elbette konu olarak bu katedrali seçmiş görünse de, projenin amacı belliydi; ışığın bir resmi nasıl değiştirdiği. Bu farklı mevsimlerde ve günün farklı saatlerinde katedralin büründüğü renklerin bir şöleni. Monet, bu resimleri yaparken, her gün farklı bir ışık, farklı bir renk keşfettiğinden ve bunun onu nasıl şaşırttığından bahsediyor. Her ne kadar amacı tüm ışıkları resmetmek olsa da, her geçen gün bunun imkansız bir proje olduğunu daha çok farkına varmış. Monet bunu kasıtlı olarak mı planlamıştı bilinmez ama izlenimcilere burun kıvıranlar dahi, dini sebepler bu resimleri pek bir sevmişler. Hatta resimlerin 8 tanesi sergi sırasında satılmış. Rouen Katedrali‘ni görmek isterseniz 360 derece görüntüsü burada. Serinin resimlerini günün saatine göre görmek isterseniz o da burada.  Monet’nin hayatını “The Water Lily Pond” resmi vesilesiyle30 Mart‘ta anlatmıştım. 13 Haziran‘da “The Houses of Parliement” resmine, 5 Ağustos‘ta “Madame Monet and her Son” resmine, 31 Ağustos‘ta “The Corner of the Apartment” resmine, 26 Eylül‘de “Reflections of Clouds on the Water-Lily Pond” resmine ve 18 Ocak‘ta “Impression : Sun Rise” resmine ve 27 Ocak'ta “San Giorgio Maggiore by Twilight" yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.

Ressam : Claude Oscar Monet (1840-1926)

Resmin Adi : La cathédrale de Rouen, effet du matin - Rouen Cathedral, morning effect (1893)

Nerede : Orsay, Paris, Fransa

Boyutu : 106,5 cm x 73,2 cm

Monet, 1892-93 yıllarında Rouen Katedrali'nin 30'dan fazla resmini yapmıştı. 250 tane nilüfer boyayan bir ressam için, bu katedral pek de takıntı sayılmaz. Monet bu resimleri yapabilmek için katedralin karşısında bir oda kiralamış, sokakta kenarda köşede yaptığını düşünmeyin. Bu onun için ciddi bir projeydi. Bir serginin tamamını bu konuya ayırmak istiyordu. Elbette konu olarak bu katedrali seçmiş görünse de, projenin amacı belliydi; ışığın bir resmi nasıl değiştirdiği. Bu farklı mevsimlerde ve günün farklı saatlerinde katedralin büründüğü renklerin bir şöleni. Monet, bu resimleri yaparken, her gün farklı bir ışık, farklı bir renk keşfettiğinden ve bunun onu nasıl şaşırttığından bahsediyor. Her ne kadar amacı tüm ışıkları resmetmek olsa da, her geçen gün bunun imkansız bir proje olduğunu daha çok farkına varmış. Monet bunu kasıtlı olarak mı planlamıştı bilinmez ama izlenimcilere burun kıvıranlar dahi, dini sebepler bu resimleri pek bir sevmişler. Hatta resimlerin 8 tanesi sergi sırasında satılmış. Rouen Katedrali‘ni görmek isterseniz 360 derece görüntüsü burada. Serinin resimlerini günün saatine göre görmek isterseniz o da burada.  Monet’nin hayatını “The Water Lily Pond” resmi vesilesiyle30 Mart‘ta anlatmıştım. 13 Haziran‘da “The Houses of Parliement” resmine, 5 Ağustos‘ta “Madame Monet and her Son” resmine, 31 Ağustos‘ta “The Corner of the Apartment” resmine, 26 Eylül‘de “Reflections of Clouds on the Water-Lily Pond” resmine ve 18 Ocak‘ta “Impression : Sun Rise” resmine ve 27 Ocak'ta “San Giorgio Maggiore by Twilight" yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.

Ressam  : Edouard Vuillard (1868-1940)Resim :   Jeanne Lanvin (1933)Nerede  :  Orsay, Paris, FransaBoyutu  : 124,5 cm x 136,5 cm
Vuillard, kendisini Nabiler Grubu* ressamlarından biri olarak o kadar net tanıtmıştı ki, tüm resim tarihi gözünün gördüğünüyle Vuillard'ı anlatmak yerine, O'nu Nabiler Grubu'nda sıkıştırdı bıraktı. Halbuki O, izlenimci dahilerden biriydi. Üstelik nasıl nilüfer konusunda Monet, balerin konusunda Degas üstadsa, o da iç mekan tasvirinde en iyiysiydi. Bu sebeple bir ilki gerçekleştirip Vuillard'ı anlatmaya “Fransız izlenimci ressam” tanımıyla başlamak istiyorum. Vuillard 10 yaşındayken, ailecek Paris'e taşındılar. Henüz 6 yıl geçmişti ki babası vefat etti. Okulu burslu olarak okudu. Annesiyle birbirlerine kenetlendiler. Annesi korse dikiyordu, bu sebeple Vuillard kumaşları, renkleri çok iyi tanıdı.  Sanat çevresinden iyi arkadaşlıklar edindi. Bu onun resim konusundaki yeteneğini de ortaya çıkarmasını sağladı. Bir ressamın stüdyosunda çalışarak kendini geliştirdi. 4. denemesinde Güzel Sanatlar Akademisi'ne kabul edildi. 1890'da Pierre Bonnard ve Paul Serusier ile tanıştı ve birlikte Nabiler akımına kendilerini kaptırdılar. *Nabiler akımı, ilhamını Gauguin'den alıyordu. Ancak Gauguin o yıllarda Tahiti'de harikalar yaratırken, bu grup tüpten çıkan ana renklere, gerçekçilikten çok uzak tasvirlere ve perspektif içermeyen komposizyonlara takılıp kalmıştı. Bugüne kadar Nabiler grubundan sadece Félix Vallotton‘a yer vermiştim, o da perspektif konusundaki farklı yaklaşımını, bana göre en başarılı şekilde yansıtan ve gerçekten yeni bir şeyler sunan bir ressam olduğundan. Nitekim, Vuillard da içindeki yeteneği farkındaydı ve 1900'lerden itibaren, renklerini yumuşattı ve gittikçe fotoğraf kadar detay içeren ama net olmayan kompozisyonlara yöneldi. İç dekorasyon konusuna çok ilgiliydi, duvar kağıtları, objeler, duvardaki resimler, danteller her şey onun için önemli ve olmazsa olmaz detaylardı. Hatta şöyle söylemişti : “Ben portre yapmam, odaların içinde insanların resmini yaparım”. Vuillard'ın 1890'da yaptığı bu resme bir bakın, şimdi bir de 1932'de yaptığı bu resme bakın. Bu adamı sadece 20'li yaşlarda bir grup arkadaşla biz Nabiciyiz dedi diye Nabilerden ilan edemezsiniz. Nabilermiş, izlenimciymiş farkeder mi diyeceksiniz. Kategorize etmek konuşurken pek mühim değil belki ama bugün izlenimcilik bu popüler ve sevilen bir akımken, Vuillard'ın da izlenimci adledilip, daha çok insana ulaşmasını, daha çok insan tarafından tanınmasını dilerdim. Gelelim yukarıdaki portreye, evet bugün bir moda devi olan Lanvin'in kurucusu Jeanne Lanvin. Jeanne, Vuillard'a  çalışma masasında poz vermiş. Bu resim yapıldığında Lanvin, çoktan bir moda devi olmuştu, sadece giyimde değil, parfümleriyle de en önemli lüks markalardan biriydi. Bu resim, belki o günlerden kalan fotoğraflardan bile daha iyi bir tasvir. Taslakları, kumaş örnekleri, en sevdiği heykeli, kitapları, dağınıklığı ve düzeniyle, ama en önemlisi zarafetiyle efsane Lanvin karşımızda. Eğer Vuillard'ı sevdiyseniz size bir sürprizim var. “Mme. Gillou chez elle” isimli  diğer favorim olan muhteşem resmini yakından görmek isterseniz doğru İzmir'e. Arkas Koleksiyonu'nun Post-Empresyonizm isimli sergisinde sadece Vuillard değil, Renoir, Vallotton, Toulouse-Lautrec, Derain, Van Dongen gibi benim de hayranı olduğum ve defalarca resimlerine ver verdiğim ustaların da resimlerini görebileceğiz. 31 Mart'ta sergi bitiyor, bu sebeple bir an önce program yapmak ve sergi saatleri, adres, telefon konusunda bilgi edinmek isterseniz burada.  High-res

Ressam  : Edouard Vuillard (1868-1940)

Resim :   Jeanne Lanvin (1933)

Nerede  :  Orsay, Paris, Fransa

Boyutu  : 124,5 cm x 136,5 cm

Vuillard, kendisini Nabiler Grubu* ressamlarından biri olarak o kadar net tanıtmıştı ki, tüm resim tarihi gözünün gördüğünüyle Vuillard'ı anlatmak yerine, O'nu Nabiler Grubu'nda sıkıştırdı bıraktı. Halbuki O, izlenimci dahilerden biriydi. Üstelik nasıl nilüfer konusunda Monet, balerin konusunda Degas üstadsa, o da iç mekan tasvirinde en iyiysiydi. Bu sebeple bir ilki gerçekleştirip Vuillard'ı anlatmaya “Fransız izlenimci ressam” tanımıyla başlamak istiyorum. Vuillard 10 yaşındayken, ailecek Paris'e taşındılar. Henüz 6 yıl geçmişti ki babası vefat etti. Okulu burslu olarak okudu. Annesiyle birbirlerine kenetlendiler. Annesi korse dikiyordu, bu sebeple Vuillard kumaşları, renkleri çok iyi tanıdı.  Sanat çevresinden iyi arkadaşlıklar edindi. Bu onun resim konusundaki yeteneğini de ortaya çıkarmasını sağladı. Bir ressamın stüdyosunda çalışarak kendini geliştirdi. 4. denemesinde Güzel Sanatlar Akademisi'ne kabul edildi. 1890'da Pierre Bonnard ve Paul Serusier ile tanıştı ve birlikte Nabiler akımına kendilerini kaptırdılar. *Nabiler akımı, ilhamını Gauguin'den alıyordu. Ancak Gauguin o yıllarda Tahiti'de harikalar yaratırken, bu grup tüpten çıkan ana renklere, gerçekçilikten çok uzak tasvirlere ve perspektif içermeyen komposizyonlara takılıp kalmıştı. Bugüne kadar Nabiler grubundan sadece Félix Vallotton‘a yer vermiştim, o da perspektif konusundaki farklı yaklaşımını, bana göre en başarılı şekilde yansıtan ve gerçekten yeni bir şeyler sunan bir ressam olduğundan. Nitekim, Vuillard da içindeki yeteneği farkındaydı ve 1900'lerden itibaren, renklerini yumuşattı ve gittikçe fotoğraf kadar detay içeren ama net olmayan kompozisyonlara yöneldi. İç dekorasyon konusuna çok ilgiliydi, duvar kağıtları, objeler, duvardaki resimler, danteller her şey onun için önemli ve olmazsa olmaz detaylardı. Hatta şöyle söylemişti : “Ben portre yapmam, odaların içinde insanların resmini yaparım”. Vuillard'ın 1890'da yaptığı bu resme bir bakın, şimdi bir de 1932'de yaptığı bu resme bakın. Bu adamı sadece 20'li yaşlarda bir grup arkadaşla biz Nabiciyiz dedi diye Nabilerden ilan edemezsiniz. Nabilermiş, izlenimciymiş farkeder mi diyeceksiniz. Kategorize etmek konuşurken pek mühim değil belki ama bugün izlenimcilik bu popüler ve sevilen bir akımken, Vuillard'ın da izlenimci adledilip, daha çok insana ulaşmasını, daha çok insan tarafından tanınmasını dilerdim. Gelelim yukarıdaki portreye, evet bugün bir moda devi olan Lanvin'in kurucusu Jeanne Lanvin. Jeanne, Vuillard'a  çalışma masasında poz vermiş. Bu resim yapıldığında Lanvin, çoktan bir moda devi olmuştu, sadece giyimde değil, parfümleriyle de en önemli lüks markalardan biriydi. Bu resim, belki o günlerden kalan fotoğraflardan bile daha iyi bir tasvir. Taslakları, kumaş örnekleri, en sevdiği heykeli, kitapları, dağınıklığı ve düzeniyle, ama en önemlisi zarafetiyle efsane Lanvin karşımızda. Eğer Vuillard'ı sevdiyseniz size bir sürprizim var. “Mme. Gillou chez elle” isimli  diğer favorim olan muhteşem resmini yakından görmek isterseniz doğru İzmir'e. Arkas Koleksiyonu'nun Post-Empresyonizm isimli sergisinde sadece Vuillard değil, Renoir, Vallotton, Toulouse-Lautrec, Derain, Van Dongen gibi benim de hayranı olduğum ve defalarca resimlerine ver verdiğim ustaların da resimlerini görebileceğiz. 31 Mart'ta sergi bitiyor, bu sebeple bir an önce program yapmak ve sergi saatleri, adres, telefon konusunda bilgi edinmek isterseniz burada

Ressam : Vincent Van Gogh (1854-1890)
Resim : The Church in Auvers-sur-Oise, View from the Chevet (1890)
Nerede : Orsay, Paris, Fransa
Boyutu: 94 cm x 74 cm
Van Gogh, Arles'teki kulak kesme macerası sonrası kardeşi Theo'yu ve Gauguin'i dehşete düşürmüş, ardından kendini Saint-Rémy'deki akıl hastanesinde bulmuştu. Ortalık sakinleşince Theo'ya yani Paris'e yakın olan Auvers-sur-Oise'deki kliniğe geçti. Burada hem Theo'nun, hem de birçok ressamın arkadaşı olan Dr.Gachet onu tedavi etmeyi kabul etmişti. Dr.Gachet‘i Van Gogh'un portresinden hatırlarsınız, Van Gogh doktorun bu portresini yaptıktan tam 100 yıl sonra, 1990'da, resim 82,5 milyon dolara satıldı. O yıl bu bir rekordu, resme ödenen para, bugünün parasıyla 144,1 milyon dolar ediyor, yani dünya üzeride satışı gerçekleşen en pahalı 5. resim. Van Gogh, Auvers-sur-Oise'de çok verimli bir döneme girmişti, her şey yolunda görünüyordu. Hem doktor hem de Theo iyileştiğini düşünüyordu. Ama malum sonu biliyorsunuz, Auvers-sur-Oise'de topu topu iki ay geçirebildi, ve hayatını başarısız bir intihar girişimi ile sürünerek sonlandırdı. Bu resme konu olan kilise, 13. yy'dan kalma gotik tarzıyla Auvers-sur-Oise'in en gösterişli binalarından biri. Kilisenin bugünkü halini, Van Gogh'un açısından görmek isterseniz buraya tıklayın. Dilerseniz bu bağlantıdan 360 derece görüşle bakabilir, hatta kilisenin içini bile ziyaret edebilirsiniz. Van Gogh'un görüp de resmettiği bir şeyi, capcanlı gözle görmek, ona olan hayranlığımı daha da arttırıyor. İşte aynı bina, biz de bakıyor, görüyoruz… O da bakıyor, ne görüyor, daha doğrusu nasıl görüyor. Van Gogh her ne kadar stiliyle post-impressionist olarak anılsa da, onun stiline henüz bir ad vermediğimiz ortada. O sadece resim yaptığı dönem göz önünde bulundurularak bir akımın içinde gruplandırılıyor. Bana göre bu stil, Van Gogh stili ve bu dünyada gelmiş geçmiş en eşsiz stil. Bu yer verdiğim 9. Van Gogh resmi oldu. Favorim olan ve benim en iyi 365 listeme girecek 2 resmi daha var, önümüzdeki 20 güne sığdıracağım. Van Gogh’un hayatını “Yıldızlı Gece” resmi eşliğinde 13 Mart‘ta anlatmıştım. Almond Blossom’a 26 Haziran‘da, Ayçiçekleri’ne 29 Temmuz‘da, The Courtesan’a  29 Ağustos‘ta, Sarı Ev’e 20 Eylül‘de, “Wheatfield with Crows”a 1 Kasım‘da, “Trees and Undergrowth”a 26 Aralık‘ta ve “The Bedroom"a 21 Ocak'ta yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.  High-res

Ressam : Vincent Van Gogh (1854-1890)

Resim : The Church in Auvers-sur-Oise, View from the Chevet (1890)

Nerede : Orsay, Paris, Fransa

Boyutu: 94 cm x 74 cm

Van Gogh, Arles'teki kulak kesme macerası sonrası kardeşi Theo'yu ve Gauguin'i dehşete düşürmüş, ardından kendini Saint-Rémy'deki akıl hastanesinde bulmuştu. Ortalık sakinleşince Theo'ya yani Paris'e yakın olan Auvers-sur-Oise'deki kliniğe geçti. Burada hem Theo'nun, hem de birçok ressamın arkadaşı olan Dr.Gachet onu tedavi etmeyi kabul etmişti. Dr.Gachet‘i Van Gogh'un portresinden hatırlarsınız, Van Gogh doktorun bu portresini yaptıktan tam 100 yıl sonra, 1990'da, resim 82,5 milyon dolara satıldı. O yıl bu bir rekordu, resme ödenen para, bugünün parasıyla 144,1 milyon dolar ediyor, yani dünya üzeride satışı gerçekleşen en pahalı 5. resim. Van Gogh, Auvers-sur-Oise'de çok verimli bir döneme girmişti, her şey yolunda görünüyordu. Hem doktor hem de Theo iyileştiğini düşünüyordu. Ama malum sonu biliyorsunuz, Auvers-sur-Oise'de topu topu iki ay geçirebildi, ve hayatını başarısız bir intihar girişimi ile sürünerek sonlandırdı. Bu resme konu olan kilise, 13. yy'dan kalma gotik tarzıyla Auvers-sur-Oise'in en gösterişli binalarından biri. Kilisenin bugünkü halini, Van Gogh'un açısından görmek isterseniz buraya tıklayın. Dilerseniz bu bağlantıdan 360 derece görüşle bakabilir, hatta kilisenin içini bile ziyaret edebilirsiniz. Van Gogh'un görüp de resmettiği bir şeyi, capcanlı gözle görmek, ona olan hayranlığımı daha da arttırıyor. İşte aynı bina, biz de bakıyor, görüyoruz… O da bakıyor, ne görüyor, daha doğrusu nasıl görüyor. Van Gogh her ne kadar stiliyle post-impressionist olarak anılsa da, onun stiline henüz bir ad vermediğimiz ortada. O sadece resim yaptığı dönem göz önünde bulundurularak bir akımın içinde gruplandırılıyor. Bana göre bu stil, Van Gogh stili ve bu dünyada gelmiş geçmiş en eşsiz stil. Bu yer verdiğim 9. Van Gogh resmi oldu. Favorim olan ve benim en iyi 365 listeme girecek 2 resmi daha var, önümüzdeki 20 güne sığdıracağım. Van Gogh’un hayatını “Yıldızlı Gece” resmi eşliğinde 13 Mart‘ta anlatmıştım. Almond Blossom’a 26 Haziran‘da, Ayçiçekleri’ne 29 Temmuz‘da, The Courtesan’a  29 Ağustos‘ta, Sarı Ev’e 20 Eylül‘de, “Wheatfield with Crows”a 1 Kasım‘da, “Trees and Undergrowth”a 26 Aralık‘ta ve “The Bedroom"a 21 Ocak'ta yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. 

Ressam : Gustave Caillebotte (1848-1894)
Resmin Adi : Rooftops in the Snow (snow effect) (1878)
Nerede : Orsay, Paris, Fransa
Boyutu : 64 cm x 82 cm
Caillebotte, izlenimcilerin sağ omzundan eksik olayan meleğiydi. Keyfi için bir süre resim yaptı, sonra canı ne isterse onu yapmaya devam etti. Diğer ressamlara göre oldukça ilginç bir profili vardı. Caillebotte'un en sevdiğim özelliği, konu bulmakta çok cesur davranmasıydı. Parke işçileri de resmediyordu, nü bir kadını da… Bu Paris manzarasını ise özellikle kış vakti çatıları konu aldığı için çok seviyorum. O dönemden görmek gereken bir fotoğraf gibi. Meşhur Haussmann evlerinin Paris'e kattığı nizam ve asalet muhteşem.  Bir de bu nadide manzarayı böyle usta bir izlenimciden görmek harika. Caillebotte'un hayatını “Paris Street; Rainy Day" resmi eşliğinde 1 Mayıs‘ta anlatmıştım. 4 Temmuz‘da  "The Floor Scrapers"  ve 22 Ekim‘de "Naked Woman Lying on a Couch" resimlerine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. High-res

Ressam : Gustave Caillebotte (1848-1894)

Resmin Adi : Rooftops in the Snow (snow effect) (1878)

Nerede : Orsay, Paris, Fransa

Boyutu : 64 cm x 82 cm

Caillebotte, izlenimcilerin sağ omzundan eksik olayan meleğiydi. Keyfi için bir süre resim yaptı, sonra canı ne isterse onu yapmaya devam etti. Diğer ressamlara göre oldukça ilginç bir profili vardı. Caillebotte'un en sevdiğim özelliği, konu bulmakta çok cesur davranmasıydı. Parke işçileri de resmediyordu, nü bir kadını da… Bu Paris manzarasını ise özellikle kış vakti çatıları konu aldığı için çok seviyorum. O dönemden görmek gereken bir fotoğraf gibi. Meşhur Haussmann evlerinin Paris'e kattığı nizam ve asalet muhteşem.  Bir de bu nadide manzarayı böyle usta bir izlenimciden görmek harika. Caillebotte'un hayatını “Paris Street; Rainy Day" resmi eşliğinde 1 Mayıs‘ta anlatmıştım. 4 Temmuz‘da  "The Floor Scrapers"  ve 22 Ekim‘de "Naked Woman Lying on a Couch" resimlerine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.

Ressam  :  Maximilien Luce (1858-1941)
Resim  :  The Quai Saint-Michel and Notre-Dame (1901)
Nerede  : Orsay, Paris, Fransa
Boyutu  : 73 cm x 60 cm
Neo-impressionistlerin anarşisti Luce'den bir Paris manzarası daha. Hem de Saint-Michel'den bakışla Notre-Dame. Luce, anarşik eyemlerinin sebep olduğu davalarla uğraşmazken, böyle muhteşem resimler yapıyordu. Kimi zaman kendini bir birey olarak rahatsız hissettiği toplumsal sorunları resimlerine yansıttı, kimi zaman da bir neo-impressionist olarak karşı koyamayacağı Paris'in güzelliklerini resimlerine taşıdı. Luce'nin hayatını 11 Mayıs‘ta A street in Paris in May 1871 resmi eşliğinde anltmıştım. Bu resim Luce'nin ruhunu en iyi anlatan ve onu tüm diğer ressamlardan ayıran en önemli eseri bence. 23 Ağustos'ta ise yine Paris'in güzelliğine ve canlılığına karşı koyamadığı bir başka resmi “La Gare de l’Est sous la neige"a yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. 

Ressam  :  Maximilien Luce (1858-1941)

Resim  :  The Quai Saint-Michel and Notre-Dame (1901)

Nerede  : Orsay, Paris, Fransa

Boyutu  : 73 cm x 60 cm

Neo-impressionistlerin anarşisti Luce'den bir Paris manzarası daha. Hem de Saint-Michel'den bakışla Notre-Dame. Luce, anarşik eyemlerinin sebep olduğu davalarla uğraşmazken, böyle muhteşem resimler yapıyordu. Kimi zaman kendini bir birey olarak rahatsız hissettiği toplumsal sorunları resimlerine yansıttı, kimi zaman da bir neo-impressionist olarak karşı koyamayacağı Paris'in güzelliklerini resimlerine taşıdı. Luce'nin hayatını 11 Mayıs‘ta A street in Paris in May 1871 resmi eşliğinde anltmıştım. Bu resim Luce'nin ruhunu en iyi anlatan ve onu tüm diğer ressamlardan ayıran en önemli eseri bence. 23 Ağustos'ta ise yine Paris'in güzelliğine ve canlılığına karşı koyamadığı bir başka resmi “La Gare de l’Est sous la neige"a yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. 

Ressam : James Tissot (1836-1902)Resmin Adi : The Circle of the Rue Royale (1868)Nerede : Orsay, Paris, FransaBoyutu : 174,5 cm x 280 cm
Tissot, eserleriyle sadece resim tarihinde değil, moda ve dekorasyon tarihinde de yer almalı bence. Dönemin kıyafetlerini, kumaşların dokusuna kadar onun kadar detaylı anlatan yoktu. Daha önce kadınların yer aldığı resimlerine yer vermiştim. Bu defa erkekler, hem de tam 12 tane. Bu 12 centilmen, 1852'de kurulan bir erkek kulübünün üyeleriydi. Özendiler, kişiliklerini en iyi yansıtacak şekilde giyinip geldiler. Her biri bu resim için Tissot'ta 1000'er Frank ödedi, resim kime ait olacağını ise kura çekerek belirlediler. Şanslı kişi Baron Hottinger'di, o hangisi derseniz buyrun, burada bu 12 kişinin kim olduğu yazıyor. Tissot’un hayatını “Evening - The Ball” resmi eşliğinde 10 Eylül‘de anlatmıştım. 7 Ekim‘de "Hide & Seek" resmine, 10 Aralık'ta ise hayatının aşkı Kathleen'in portresi “Mavourneen” resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.   High-res

Ressam : James Tissot (1836-1902)

Resmin Adi : The Circle of the Rue Royale (1868)

Nerede : Orsay, Paris, Fransa

Boyutu : 174,5 cm x 280 cm

Tissot, eserleriyle sadece resim tarihinde değil, moda ve dekorasyon tarihinde de yer almalı bence. Dönemin kıyafetlerini, kumaşların dokusuna kadar onun kadar detaylı anlatan yoktu. Daha önce kadınların yer aldığı resimlerine yer vermiştim. Bu defa erkekler, hem de tam 12 tane. Bu 12 centilmen, 1852'de kurulan bir erkek kulübünün üyeleriydi. Özendiler, kişiliklerini en iyi yansıtacak şekilde giyinip geldiler. Her biri bu resim için Tissot'ta 1000'er Frank ödedi, resim kime ait olacağını ise kura çekerek belirlediler. Şanslı kişi Baron Hottinger'di, o hangisi derseniz buyrun, burada bu 12 kişinin kim olduğu yazıyor. Tissot’un hayatını “Evening - The Ball” resmi eşliğinde 10 Eylül‘de anlatmıştım. 7 Ekim‘de "Hide & Seek" resmine, 10 Aralık'ta ise hayatının aşkı Kathleen'in portresi “Mavourneen” resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.  

Ressam : Félix Vallotton (1865-1925)
Resmin Adi : The Poker Game (1902)
Nerede : Orsay, Paris, Fransa
Boyutu : 52,5 cm x 67,5 cm
Vallotton'un gördüklerini gerçekçi bir şekilde resmetme konusundaki yeteneğini 20 yaşında yaptığı ilk resmi, oto-portresinden biliyoruz. Bu ilk resmi Salon'da sergilenip, övgülere boğulunca, bir sanatçı olarak yeterli tatmine ulaştığını, ve kendini ifade etmek için istediği şekilde resim yapma lüksüne eriştiğine düşünüyorum. Şu resme bir bakın, bir sanatçı için ne büyük lüks böyle hissedebilmek. Bir resim yapıyorsunuz, harcadığınız emeği düşünün ve bir taraftan sizi eleştirmek üzere bekleyenlerle dolu ortamı hayal edin. Ve siz konu ettiğiniz olayı resmin en köşesine sıkıştırıp, resmin yarısından fazlasını koca bir masaya ayırabiliyorsunuz! Gülesim geliyor, bu müthiş bir özgüven ve harika bir espri anlayışı! Evlendiklerinin 3. yılında, eşi Gabrielle ve galeri sahibi olan kardeşiyle ile araları biraz bozukken yapmış bu resmi. Köşede poker oynayanlar; Gabrielle, Gabrielle'in annesi ve amcası. Aileden biraz dışlanmış gibi hissetmiş olmalı, ya da size ihtiyacım yok diyor da olabilir. Kocaman bir oval masa ve masanın üzerinde abartılı büyük bir lamba her şeyin odak noktası. Ben gerçekten bu resmi yaptıktan sonra, Gabrielle'e nasıl bir açıklama yaptığını çok merak ediyorum! Zamanının çok ötesinde, çok cesur bir resim. Vallotton’un hayatını “The Ball” resmi eşliğinde 5 Mayıs’ta anlatmıştım. 31 Temmuz‘da ise yukarıda da bahsettiğim oto-portresine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.  High-res

Ressam : Félix Vallotton (1865-1925)

Resmin Adi : The Poker Game (1902)

Nerede : Orsay, Paris, Fransa

Boyutu : 52,5 cm x 67,5 cm

Vallotton'un gördüklerini gerçekçi bir şekilde resmetme konusundaki yeteneğini 20 yaşında yaptığı ilk resmi, oto-portresinden biliyoruz. Bu ilk resmi Salon'da sergilenip, övgülere boğulunca, bir sanatçı olarak yeterli tatmine ulaştığını, ve kendini ifade etmek için istediği şekilde resim yapma lüksüne eriştiğine düşünüyorum. Şu resme bir bakın, bir sanatçı için ne büyük lüks böyle hissedebilmek. Bir resim yapıyorsunuz, harcadığınız emeği düşünün ve bir taraftan sizi eleştirmek üzere bekleyenlerle dolu ortamı hayal edin. Ve siz konu ettiğiniz olayı resmin en köşesine sıkıştırıp, resmin yarısından fazlasını koca bir masaya ayırabiliyorsunuz! Gülesim geliyor, bu müthiş bir özgüven ve harika bir espri anlayışı! Evlendiklerinin 3. yılında, eşi Gabrielle ve galeri sahibi olan kardeşiyle ile araları biraz bozukken yapmış bu resmi. Köşede poker oynayanlar; Gabrielle, Gabrielle'in annesi ve amcası. Aileden biraz dışlanmış gibi hissetmiş olmalı, ya da size ihtiyacım yok diyor da olabilir. Kocaman bir oval masa ve masanın üzerinde abartılı büyük bir lamba her şeyin odak noktası. Ben gerçekten bu resmi yaptıktan sonra, Gabrielle'e nasıl bir açıklama yaptığını çok merak ediyorum! Zamanının çok ötesinde, çok cesur bir resim. Vallotton’un hayatını “The Ball” resmi eşliğinde 5 Mayıs’ta anlatmıştım. 31 Temmuz‘da ise yukarıda da bahsettiğim oto-portresine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. 

Ressam : Edgar Degas  (1834-1817)
Resmin Adi : The Ballet Class - The Dance Class  (1871-74)
Nerede. : Orsay, Paris, Fransa
Boyutu : 85 cm x  75 cm
Degas ve nerede görsek tanıyacağımız büyüleyici balerinleri! “The Orchestra at the Opera” resmini yer verdiğimde de bahsetmiştim, Degas'ın bale gösterisinde müzisyen olan arkadaşları, O'nun bu muhteşem balerinleri daha yakından tanımasına olanak sağlamıştı. Degas, bale ile tanıştıktan sonra, sahne arkasında ve provaları sırasında sürekli onları resmetmeye başladı. Sadece gösteri sırasındaki sahne anları değil, onları esnerken, hocaları başlarında, prensipli ve soluksuz çalışırken de resmetmesi resimleri daha da ilginç kılıyor. Bu resmin önemli bir özelliği ise, Degas'ın zemine de özen göstermesi. Genelde ressamlar ortama ve insanlara odaklandıklarından zeminle pek uğraşmazlar, bulanık bırakırlar, bu resimde tozlu tahtalar bile gözler önünde. Degas'ın hayatını, izlenimciler için önemini ve dahası ne esaslı bir insan olduğunu 24 Mart‘ta “A Cotton Office in New Orleans” vesilesiyle anlatmıştım. 8 Haziran‘da “Blue Dancers” resmine, 9 Kasım‘da “The Orchestra at the Opera” resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. High-res

Ressam : Edgar Degas  (1834-1817)

Resmin Adi : The Ballet Class - The Dance Class  (1871-74)

Nerede. : Orsay, Paris, Fransa

Boyutu : 85 cm x  75 cm

Degas ve nerede görsek tanıyacağımız büyüleyici balerinleri! “The Orchestra at the Opera” resmini yer verdiğimde de bahsetmiştim, Degas'ın bale gösterisinde müzisyen olan arkadaşları, O'nun bu muhteşem balerinleri daha yakından tanımasına olanak sağlamıştı. Degas, bale ile tanıştıktan sonra, sahne arkasında ve provaları sırasında sürekli onları resmetmeye başladı. Sadece gösteri sırasındaki sahne anları değil, onları esnerken, hocaları başlarında, prensipli ve soluksuz çalışırken de resmetmesi resimleri daha da ilginç kılıyor. Bu resmin önemli bir özelliği ise, Degas'ın zemine de özen göstermesi. Genelde ressamlar ortama ve insanlara odaklandıklarından zeminle pek uğraşmazlar, bulanık bırakırlar, bu resimde tozlu tahtalar bile gözler önünde. Degas'ın hayatını, izlenimciler için önemini ve dahası ne esaslı bir insan olduğunu 24 Mart‘ta “A Cotton Office in New Orleans” vesilesiyle anlatmıştım. 8 Haziran‘da “Blue Dancers” resmine, 9 Kasım‘da “The Orchestra at the Opera” resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.

Ressam : Alfred Sisley (1839-1899)
Resmin Adi : Fog, Voisins (1874)
Nerede. : Orsay, Paris, Fransa
Boyutu : 50,5 cm x 65 cm
Sisley, Fransa'da doğmuş bir İngilizdi, hatırlarsınız. Fransa topraklarında doğan izlenimciliğin en usta ressamlarından biriydi, hatta bugün bile pek çok kişi onu Fransız diye bildi ama Fransa onun vatandaşlık başvurusunu geri çevirmişti. Aman yanlışlıkla ondan Fransız diye bahsetmeyin, Fransa bunu hak etmemiş. Sisley eğitimi için bir süre Londra'da bulunmuştu, onun dışında hep Fransa'yı dolaşarak resim yapmıştı. Keşke Sisley'in başka ülkeler hatta başka başka kıtalar gezme şansı da olsaymış. O yaptığı 700 kadar resmin tamamına yakınında manzaralara yer verip, adeta dünyanın güzelliklerini gözlerimiz önüne serdi. Sadece manzaraları, mevsimleri değil, rüzgar gibi, sis gibi ifade etmesi zor hava olaylarını da resimlerine ekledi. Bu muhteşem sis resmi, sadece Sisley için değil, izlenimcilik için de çok önemli bir resim.  Malum, izlenimcilikte, maksimum kontras, konu ne olursa olsun açık bir görüş önemli bir kriter. Sisli bir havada, hem görüş açısı zayıf, hem de renklerin bu kadar soluk olduğu bir ortamda, tekniği uygulamak oldukça zor. Ama imkansız da değilmiş görüyoruz. Resme biraz zaman ayırın ve kendinizi bu sisli tarlada çiçek toplayan kadının yerine koyun. Biraz üşüyebilir, biraz da yalnız hissedebilirsiniz. Ama içinize bir mutluluk yayılacağı kesin! Sisley’nin hayatını “Snow at Louveciennes” resmi eşliğinde 18 Nisan‘da kısaca anlatmıştım. 16 Ağustos‘ta ise Le Bois des Roshes resmine, 28 Ekim‘de ise “Lane near a Small Town” resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. High-res

Ressam : Alfred Sisley (1839-1899)

Resmin Adi : Fog, Voisins (1874)

Nerede. : Orsay, Paris, Fransa

Boyutu : 50,5 cm x 65 cm

Sisley, Fransa'da doğmuş bir İngilizdi, hatırlarsınız. Fransa topraklarında doğan izlenimciliğin en usta ressamlarından biriydi, hatta bugün bile pek çok kişi onu Fransız diye bildi ama Fransa onun vatandaşlık başvurusunu geri çevirmişti. Aman yanlışlıkla ondan Fransız diye bahsetmeyin, Fransa bunu hak etmemiş. Sisley eğitimi için bir süre Londra'da bulunmuştu, onun dışında hep Fransa'yı dolaşarak resim yapmıştı. Keşke Sisley'in başka ülkeler hatta başka başka kıtalar gezme şansı da olsaymış. O yaptığı 700 kadar resmin tamamına yakınında manzaralara yer verip, adeta dünyanın güzelliklerini gözlerimiz önüne serdi. Sadece manzaraları, mevsimleri değil, rüzgar gibi, sis gibi ifade etmesi zor hava olaylarını da resimlerine ekledi. Bu muhteşem sis resmi, sadece Sisley için değil, izlenimcilik için de çok önemli bir resim.  Malum, izlenimcilikte, maksimum kontras, konu ne olursa olsun açık bir görüş önemli bir kriter. Sisli bir havada, hem görüş açısı zayıf, hem de renklerin bu kadar soluk olduğu bir ortamda, tekniği uygulamak oldukça zor. Ama imkansız da değilmiş görüyoruz. Resme biraz zaman ayırın ve kendinizi bu sisli tarlada çiçek toplayan kadının yerine koyun. Biraz üşüyebilir, biraz da yalnız hissedebilirsiniz. Ama içinize bir mutluluk yayılacağı kesin! Sisley’nin hayatını “Snow at Louveciennes” resmi eşliğinde 18 Nisan‘da kısaca anlatmıştım. 16 Ağustos‘ta ise Le Bois des Roshes resmine, 28 Ekim‘de ise “Lane near a Small Town” resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.

Ressam  : Edouard Manet (1832-1883)
Resim  : The Fife Player (1866)
Nerede  : Orsay, Paris, Fransa
Boyutu : 160 cm x 97 cm
Manet'nin beni ikilemde bırakan tek resmi, bu yan flüt çalan çocuk portresi. Bir taraftan ikinci sınıf bir fotoğrafçıda çekilmiş bir sünnet çocuğu fotoğrafını andırıyor, bir taraftan resim kendine çekiyor. Hem sakil buluyorum, hem de her gördüğümde karşısında dikilmekten kendimi alamıyorum. Bu ikilemi yaşayan sadece ben değildim, Salon da bir tuhaf bulmuş, önce sergilemeyi reddetmiş. Emile Zola ise bu resim sayesinde büyük bir Manet hayranı olmuş, gazetesindeki köşesinde Manet'ye methiyeler düzmüş. Manet, 1865'te İspanya'ya gittiğinde Velasquez'in Pablo de Valladolid adlı resminden çok etkilenmiş. Hatta, bunun hayatında gördüğü en güçlü resim olduğunu iddia etmiş. Belli belirsiz bir fon, koyu renklerde bir portre, fon adeta yoğun bir hava gibi konuyu çevrelemiş… Bu resimden etkilendiğini ve bunu denemek istediğini açıkça ifade etmiş zaten. Paris'e geri döndüğünde, bu Fransız çocuğu bir İspanyol asilzade gibi giydirip bu resmi yapmış. Fondaki gölgeye ve boyuta dikkat edin, zemin ve arka plan arasında çok narin bir renk geçişi var, çocuğun ayağının yere bastığı hissini veren bu renk farkı. Manet’den olaylı “Olympia” resmi vesilesiyle 27 Şubat‘ta bahsetmiştim. 13 Haziran‘da ise “Spanish Singer”, 13 Ağustos‘ta Morisot portresi ve 7 Kasım‘da bir diğer tartışmalı resmi “A Bar at the Folies-Bergere"e yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.  High-res

Ressam  : Edouard Manet (1832-1883)

Resim  : The Fife Player (1866)

Nerede  : Orsay, Paris, Fransa

Boyutu : 160 cm x 97 cm

Manet'nin beni ikilemde bırakan tek resmi, bu yan flüt çalan çocuk portresi. Bir taraftan ikinci sınıf bir fotoğrafçıda çekilmiş bir sünnet çocuğu fotoğrafını andırıyor, bir taraftan resim kendine çekiyor. Hem sakil buluyorum, hem de her gördüğümde karşısında dikilmekten kendimi alamıyorum. Bu ikilemi yaşayan sadece ben değildim, Salon da bir tuhaf bulmuş, önce sergilemeyi reddetmiş. Emile Zola ise bu resim sayesinde büyük bir Manet hayranı olmuş, gazetesindeki köşesinde Manet'ye methiyeler düzmüş. Manet, 1865'te İspanya'ya gittiğinde Velasquez'in Pablo de Valladolid adlı resminden çok etkilenmiş. Hatta, bunun hayatında gördüğü en güçlü resim olduğunu iddia etmiş. Belli belirsiz bir fon, koyu renklerde bir portre, fon adeta yoğun bir hava gibi konuyu çevrelemiş… Bu resimden etkilendiğini ve bunu denemek istediğini açıkça ifade etmiş zaten. Paris'e geri döndüğünde, bu Fransız çocuğu bir İspanyol asilzade gibi giydirip bu resmi yapmış. Fondaki gölgeye ve boyuta dikkat edin, zemin ve arka plan arasında çok narin bir renk geçişi var, çocuğun ayağının yere bastığı hissini veren bu renk farkı. Manet’den olaylı “Olympia” resmi vesilesiyle 27 Şubat‘ta bahsetmiştim. 13 Haziran‘da ise “Spanish Singer”, 13 Ağustos‘ta Morisot portresi ve 7 Kasım‘da bir diğer tartışmalı resmi “A Bar at the Folies-Bergere"e yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. 

Ressam : Frederic Bazille (1841-1870)
Resmin Adi : The Improvised Field Hospital (1865)
Nerede : Orsay, Paris, Fransa
Boyutu : 47 cm x 62 cm
1865 yazında, Monet resim yapmak için Chailly yakınlarındaki Fontainebleau ormanına gitmişti, ısrarla Bazille'i de çağırdı, hem arkadaş olacaklar, birlikte çalışacaklar hem de Bazille'i model olarak kullanacaktı. Ne var ki bu resimde gördüğünüz gibi Monet Bazille'e model oldu. Monet ayağını kırmıştı, birhastanede böyle hareketsiz yatarken Bazille'in resmine konu oldu. Monet'nin bir hastane odasında masum yatışı muazzam bir hatıra olmuş bu ikili için. Monet'nin ayağını rahat ettirebilmek için  altında battaniyelerden yükseklik yapmışlar, iple sarkan testi de belli ki istediğinde ayağını yukarıda tutabilmesi için. Dönemin hastane koşulları pek parlak olmasa da oldukça sevimli. 2 Nisan‘da Bazille'in hayatını “Summer Scene” resmi eşliğinde anlatmıştım. Bir Bazille'in, bir de Modigliani'nin hayatını her hatırlayışımda, hüzünden kalbime ağrılar giriyor. Bahtsız ressam Bazille'den 20 Ağustos'ta ise “Bazille’s Studio” adlı ressam dostlarıyla birlikte vakit geçirdiği stüdyosunun resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.   High-res

Ressam : Frederic Bazille (1841-1870)

Resmin Adi : The Improvised Field Hospital (1865)

Nerede : Orsay, Paris, Fransa

Boyutu : 47 cm x 62 cm

1865 yazında, Monet resim yapmak için Chailly yakınlarındaki Fontainebleau ormanına gitmişti, ısrarla Bazille'i de çağırdı, hem arkadaş olacaklar, birlikte çalışacaklar hem de Bazille'i model olarak kullanacaktı. Ne var ki bu resimde gördüğünüz gibi Monet Bazille'e model oldu. Monet ayağını kırmıştı, birhastanede böyle hareketsiz yatarken Bazille'in resmine konu oldu. Monet'nin bir hastane odasında masum yatışı muazzam bir hatıra olmuş bu ikili için. Monet'nin ayağını rahat ettirebilmek için  altında battaniyelerden yükseklik yapmışlar, iple sarkan testi de belli ki istediğinde ayağını yukarıda tutabilmesi için. Dönemin hastane koşulları pek parlak olmasa da oldukça sevimli. 2 Nisan‘da Bazille'in hayatını “Summer Scene” resmi eşliğinde anlatmıştım. Bir Bazille'in, bir de Modigliani'nin hayatını her hatırlayışımda, hüzünden kalbime ağrılar giriyor. Bahtsız ressam Bazille'den 20 Ağustos'ta ise “Bazille’s Studio” adlı ressam dostlarıyla birlikte vakit geçirdiği stüdyosunun resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.  

Ressam : Jules Breton (1827-1906)
Resmin Adi : The Blessing of the Wheat in Artois (1857)
Nerede : Orsay, Paris, Fransa
Boyutu : 128 cm x 318 cm
Jules Breton'un 30 yaşındayken yaptığı bu resim 1857 Salon'un sergilenmiş ve ona ikincilik ödülü getirmişti. Kır yaşantısını konu alan resimlerinde, genellikle çiftçiler çalışırkenki hallerinye ön plandayken, bu resminde din ağır basıyor. O dönemlerde kırsal kesimde, Hristiyanlığın etkisini göstermesiyle yönüyle de önemli bir resim. Breton'un hayatını, bence en mükemmel ışığa sahip olan “The End of the Working Day" resmi eşliğinde 4 Mayıs‘ta anlatmıştım.  7 Ağustos'ta Young Pleasant Girl with a Hoe ve 27 Ekim'de The Song of the Lark resimleriyle iki köylü güzeline yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.  High-res

Ressam : Jules Breton (1827-1906)

Resmin Adi : The Blessing of the Wheat in Artois (1857)

Nerede : Orsay, Paris, Fransa

Boyutu : 128 cm x 318 cm

Jules Breton'un 30 yaşındayken yaptığı bu resim 1857 Salon'un sergilenmiş ve ona ikincilik ödülü getirmişti. Kır yaşantısını konu alan resimlerinde, genellikle çiftçiler çalışırkenki hallerinye ön plandayken, bu resminde din ağır basıyor. O dönemlerde kırsal kesimde, Hristiyanlığın etkisini göstermesiyle yönüyle de önemli bir resim. Breton'un hayatını, bence en mükemmel ışığa sahip olan “The End of the Working Day" resmi eşliğinde 4 Mayıs‘ta anlatmıştım.  7 Ağustos'ta Young Pleasant Girl with a Hoe ve 27 Ekim'de The Song of the Lark resimleriyle iki köylü güzeline yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. 

Ressam : Edgar Degas  (1834-1817)
Resmin Adi : The Orchestra at the Opera  (1870)
Nerede. : Orsay, Paris, Fransa
Boyutu : 56,5 cm x  45 cm
Degas'ın ünlü balerin resimleri arasında bu resmin ayrı bir yeri vardır. Bu Degas'ın ilk kez balerinleri değil, müzisyenleri odak aldığı resimdir. Bale gösterisi sırasında müziyenlerin de emeklerini unutmamamız gerektiğini hatırlatıyor. Tabi Degas'ın gönlünü aldığı herhangi müziyenler değil. Müziyenler arasında bulunan besteci ve basçı Degas'ın arkadaşları. Resimdeki kontras da çok dikkat çekici. Ne de olsa gösteri başladığı anda müzisyenler karanlıkta kalıyor ve görünmez oluyorlar, tüm odak, ışık ve renkler sahnede balerilerin üzerinde. Gözünüzü balerinlerden ayırıp, müzisyenlere dikkatle bakarsanız, aslında bu bir genel topluluk tasviri kensinlikle değil. Her bir kişi üzerinde o kadar özenli çalışılmış ki, bu adeta bir toplu portre! Degas'ın hayatını 24 Mart‘ta “A Cotton Office in New Orleans” vesilesiyle anlatmıştım. 8 Haziran'da ise “Blue Dancers” resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.

Ressam : Edgar Degas  (1834-1817)

Resmin Adi : The Orchestra at the Opera  (1870)

Nerede. : Orsay, Paris, Fransa

Boyutu : 56,5 cm x  45 cm

Degas'ın ünlü balerin resimleri arasında bu resmin ayrı bir yeri vardır. Bu Degas'ın ilk kez balerinleri değil, müzisyenleri odak aldığı resimdir. Bale gösterisi sırasında müziyenlerin de emeklerini unutmamamız gerektiğini hatırlatıyor. Tabi Degas'ın gönlünü aldığı herhangi müziyenler değil. Müziyenler arasında bulunan besteci ve basçı Degas'ın arkadaşları. Resimdeki kontras da çok dikkat çekici. Ne de olsa gösteri başladığı anda müzisyenler karanlıkta kalıyor ve görünmez oluyorlar, tüm odak, ışık ve renkler sahnede balerilerin üzerinde. Gözünüzü balerinlerden ayırıp, müzisyenlere dikkatle bakarsanız, aslında bu bir genel topluluk tasviri kensinlikle değil. Her bir kişi üzerinde o kadar özenli çalışılmış ki, bu adeta bir toplu portre! Degas'ın hayatını 24 Mart‘ta “A Cotton Office in New Orleans” vesilesiyle anlatmıştım. 8 Haziran'da ise “Blue Dancers” resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.

Ressam : Eugene Boudin (1824-1898)
Resim : The Port of Camaret (1872)
Nerede : Orsay, Paris, Fransa
Boyutu: 55,5 cm x 89,5 cm
Fransız ressam Boudin, Monet de dahil pek çok ressamı açıkhavada resim yapmakta yüreklendirendi. O gökyüzü resimlerinde bir ustaydı, deniz kenarında olanların adeta geniş açı kamerasıyla fotoğrafını çekiyordu. Boudin'in yeteneği pek de erken keşfedildi sayılmaz aslında. Babasının çerçeve ve kırtasiye dükkanında çıraklık yapıyordu. Kendi kırtasiye dükkanını açtığında, işi gereği ressamlarla tanıştı. Ressam arkadaşları onu yüreklendirdi ve resim yapmaya başladı. Resim eğitimi için Paris'e gittiğinde 27 yaşındaydı. Boş zamanlarında Louvre'daki resimleri kopyaladı, kendini geliştirdi. 33 yaşında ilk kişisel sergisini açtı, 35 yaşındayken Paris Salon'da resmi sergileniyordu. Onun boyadığı gökyüzüne herkes hayran olmuştu. Kışları Paris'te, yazları kuzey Fransa'nın sahil kıyılarında geçiriyordu. Resimlerini satıp para kazanmaya başladıkça daha çok seyahat etti. Seyahatlerinde hep gözyüzündeki yansımaları en iyi şekilde görüntüleyeceği deniz kıyısı olan şehirleri tercih etti. Hayatı boyunca resimler yapmaya ve ödüller kazanmaya devam etti. Çok saygın bir ressam olarak yaşadı ve ismi her zaman izlenimciliğin gelişmesindeki katkılarıyla anıldı. 74 yaşında hastalandığında, son isteği deniz kenarındaki Deauville şehrine gitmek olmuştu. Orada da vefat etti. Bugün Boudin, adına ödül verilen ve ressam adaylarını yüreklendiren çok önemli bir ressamdır.  High-res

Ressam : Eugene Boudin (1824-1898)

Resim : The Port of Camaret (1872)

Nerede : Orsay, Paris, Fransa

Boyutu: 55,5 cm x 89,5 cm

Fransız ressam Boudin, Monet de dahil pek çok ressamı açıkhavada resim yapmakta yüreklendirendi. O gökyüzü resimlerinde bir ustaydı, deniz kenarında olanların adeta geniş açı kamerasıyla fotoğrafını çekiyordu. Boudin'in yeteneği pek de erken keşfedildi sayılmaz aslında. Babasının çerçeve ve kırtasiye dükkanında çıraklık yapıyordu. Kendi kırtasiye dükkanını açtığında, işi gereği ressamlarla tanıştı. Ressam arkadaşları onu yüreklendirdi ve resim yapmaya başladı. Resim eğitimi için Paris'e gittiğinde 27 yaşındaydı. Boş zamanlarında Louvre'daki resimleri kopyaladı, kendini geliştirdi. 33 yaşında ilk kişisel sergisini açtı, 35 yaşındayken Paris Salon'da resmi sergileniyordu. Onun boyadığı gökyüzüne herkes hayran olmuştu. Kışları Paris'te, yazları kuzey Fransa'nın sahil kıyılarında geçiriyordu. Resimlerini satıp para kazanmaya başladıkça daha çok seyahat etti. Seyahatlerinde hep gözyüzündeki yansımaları en iyi şekilde görüntüleyeceği deniz kıyısı olan şehirleri tercih etti. Hayatı boyunca resimler yapmaya ve ödüller kazanmaya devam etti. Çok saygın bir ressam olarak yaşadı ve ismi her zaman izlenimciliğin gelişmesindeki katkılarıyla anıldı. 74 yaşında hastalandığında, son isteği deniz kenarındaki Deauville şehrine gitmek olmuştu. Orada da vefat etti. Bugün Boudin, adına ödül verilen ve ressam adaylarını yüreklendiren çok önemli bir ressamdır. 

Ressam : James Tissot (1836-1902)Resmin Adi : Evening - The Ball (1885)Nerede : Orsay, Paris, FransaBoyutu : 90 cm x 50 cmFransız ressam Tissot, Paris'te Güzel Sanatlar Akademisi'nde okudu ve 23 yaşından itibaren resimleri Salon'da yayınlanmaya başlandı. Tissot'un odak noktası kadınlar ve özellikle onların görkemli kıyafetleriydi. Kumaşların dokularını hissettirecek kadar uzmanlaşmıştı tekniğinde. Tissot resimleri onu tipik bir romantik gibi gösterse de aslında oldukça gelgitleri olan biriydi. Prusya Savaşı'nda savaşmıştı! Neyseki Bazille kadar talihsiz değildi, ölmedi. Degas, Manet ve Morisot'la arkadaştı, izlenimcilerin tam merkezindeydi aslında ama bu siyasi olaylar sonrasında 35 yaşındayken Paris'i terkedip Londra'ya taşındı. Degas onu ilk izlenimci sergisine davet ettiğinde, hiç tereddütsüz red etti. Londra'daki sevgilisi, aynı zamanda modeli Kathleen Newton ile farklı bir dünya kurmuştu. Paris'e 11 yıl sonra hayat arkadaşı Kathleen vefat edince döndü. Resimde Japon rüzgarları onu da etkilemişti. Paris'e döndükten 3 yıl sonra 15 resimden oluşan bir sergi açtı, bu sergi Tissot'tan alışılan görkemli kadınları değil, her sınıftan her çeşit kadını içeriyordu ve fazlaca Japon etkisi vardı. Tissot hayatının geri kalanında bir süre İncil için çizimler yapmakla, bir süre de orta doğu seyahatleriyle meşgul oldu. Yaşarken resimleri müzeler tarafından satın alınan bir ressam olmuştu . 1902'de 66 yaşındayken vefat etti. Tissot'nun bu Evening, diğer adıyla The Ball resmi cemiyet hayatından da mesajlar taşıyor. Genç kadının yanında geldiği, arkası dönük adama bakın. Beyazlamış saçları, yaşlılığını vurguluyor. Genç kadın onu cemiyet hayatına sokan yaşlı adamdan ilgiyi anında kaybetmş, gözleri dışarıda. Hemen ileride bir kadın da, bu yeni gelen genç kadını inceliyor, rakibini tanımalı. İlk bakışta dikkatinizi çekmeyebilir, ama şimdi genç kadının eteklerine bakın, resmin sol alt kısmı tamamen balıklarla dolu. İşte bu da Tissot'dan Japon yansımaları. High-res

Ressam : James Tissot (1836-1902)

Resmin Adi : Evening - The Ball (1885)

Nerede : Orsay, Paris, Fransa

Boyutu : 90 cm x 50 cm

Fransız ressam Tissot, Paris'te Güzel Sanatlar Akademisi'nde okudu ve 23 yaşından itibaren resimleri Salon'da yayınlanmaya başlandı. Tissot'un odak noktası kadınlar ve özellikle onların görkemli kıyafetleriydi. Kumaşların dokularını hissettirecek kadar uzmanlaşmıştı tekniğinde. Tissot resimleri onu tipik bir romantik gibi gösterse de aslında oldukça gelgitleri olan biriydi. Prusya Savaşı'nda savaşmıştı! Neyseki Bazille kadar talihsiz değildi, ölmedi. Degas, Manet ve Morisot'la arkadaştı, izlenimcilerin tam merkezindeydi aslında ama bu siyasi olaylar sonrasında 35 yaşındayken Paris'i terkedip Londra'ya taşındı. Degas onu ilk izlenimci sergisine davet ettiğinde, hiç tereddütsüz red etti. Londra'daki sevgilisi, aynı zamanda modeli Kathleen Newton ile farklı bir dünya kurmuştu. Paris'e 11 yıl sonra hayat arkadaşı Kathleen vefat edince döndü. Resimde Japon rüzgarları onu da etkilemişti. Paris'e döndükten 3 yıl sonra 15 resimden oluşan bir sergi açtı, bu sergi Tissot'tan alışılan görkemli kadınları değil, her sınıftan her çeşit kadını içeriyordu ve fazlaca Japon etkisi vardı. Tissot hayatının geri kalanında bir süre İncil için çizimler yapmakla, bir süre de orta doğu seyahatleriyle meşgul oldu. Yaşarken resimleri müzeler tarafından satın alınan bir ressam olmuştu . 1902'de 66 yaşındayken vefat etti. Tissot'nun bu Evening, diğer adıyla The Ball resmi cemiyet hayatından da mesajlar taşıyor. Genç kadının yanında geldiği, arkası dönük adama bakın. Beyazlamış saçları, yaşlılığını vurguluyor. Genç kadın onu cemiyet hayatına sokan yaşlı adamdan ilgiyi anında kaybetmş, gözleri dışarıda. Hemen ileride bir kadın da, bu yeni gelen genç kadını inceliyor, rakibini tanımalı. İlk bakışta dikkatinizi çekmeyebilir, ama şimdi genç kadının eteklerine bakın, resmin sol alt kısmı tamamen balıklarla dolu. İşte bu da Tissot'dan Japon yansımaları.