national gallery

Showing 11 posts tagged national gallery

Ressam  : Rembrandt van Rijn (1606-1669)
Resim : Belshazzar’s Feast (1636-38)
Nerede  :  National Gallery, Londra, İngiltere
Boyutu  : 167,6 cm x 209,2 cm
Rembrandt'ın devasa ve etkileyici barok ressamlar arasında ben de varım demek için yaptığı resim bu. Rembrandt'ı anlatırken bahsetmiştim, rahat resim yapabilmesi için, para alması gerekirdi. Resim bedava yapılamayacak kadar lükstü başlangıçta. Ancak para karşılığında resim yapması için, oto-portreler dışında da yetenekli olduğunu göstermesi gerekiyordu. Artemisia‘da yaptığı gibi yine etkileyici bir konu seçti; Belşazzar'ın Ziyafeti. Konu bahane, maksat ışık ve gölgelerdeki yeteneğini göstermekti elbette. Daniel Kitabı'nda yer alan hikayeye göre, Babil'in son kralı Belşazzar, büyük, içkili bir ziyafet verir. Kibirden gözü dönmüştür. Babası Nebukadnezar'ın kutsal Kudüs tapınaklarından getirdiği altın, gümüş çanaklarda şarap servis eder, ne büyük saygısızlık. İşte tam o anda duvarda bir el belirir, bir vücuda bağlı olmayan, havada harekete eden bir el duvara bir şeyler yazar. Herkes şoktadır! Rembrandt resmine işte tam bu şok anını yansıtmıştır. Kimse ne yazıldığını anlamaz, kahinler bir şey söyleyemez. O gece Belşazzar ölür, Babil İmparatorluğu'nun sonu gelmiştir, Persler ve Medler toprakları bölerler. MENE, MENE, TEKEL, UPHARSIN, duvara yazılan ve kimsenin çözemediği 4 kelimedir. Anlamını bir tek Daniel çözer; Tanrı krallığını sona erdirdi, tartıldın ve eksin bulundun, krallığın Medlere ve Farslara verildi. Resimde Belşazzar'ı hayretler içinde duvara dönmüş görüyoruz. Babası Nebukadnezar ve annesi de dahil tüm misafirlerle şokta. Resimde yüzü görünen kadın bana Night Watch'da nereden çıktığı belli olmayan o küçük kızı anımsatıyor, sizce de andırmıyor mu? Rembrandt'ın ışığı, Belşazzar'ın tüm açgözlülüğünü, üzerindeki mücevherlerden, altın çanaklarına kadar her şeyi görünürde bırakmış. Bugün bu hikayede geçen “duvardaki el yazısı” pek çok kültüre bir deyim olarak girmiş durumda. Talihsiz bir olay karşısında, ya da kötü haber bekleniyorsa kullanılan bir deyim… Duvardaki el yazısına bakın, yarın Günde 1 Resim'de son gün! Rembrandt'ı “Gece Devriyesi - Night Watch” resmi vesilesiyle 2 Mart‘ta anlatmıştım. Artemisia resmine 4 Haziran‘da, 55 yaş oto-portresine 30 Temmuz’da, The Sampling Officials resmine 12 Eylül'de  ve 22 yaş oto-portresine 30 Kasım‘da ve Isaac and Rebecca resmine 14 Aralık'ta yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. High-res

Ressam  : Rembrandt van Rijn (1606-1669)

Resim : Belshazzar’s Feast (1636-38)

Nerede  :  National Gallery, Londra, İngiltere

Boyutu  : 167,6 cm x 209,2 cm

Rembrandt'ın devasa ve etkileyici barok ressamlar arasında ben de varım demek için yaptığı resim bu. Rembrandt'ı anlatırken bahsetmiştim, rahat resim yapabilmesi için, para alması gerekirdi. Resim bedava yapılamayacak kadar lükstü başlangıçta. Ancak para karşılığında resim yapması için, oto-portreler dışında da yetenekli olduğunu göstermesi gerekiyordu. Artemisia‘da yaptığı gibi yine etkileyici bir konu seçti; Belşazzar'ın Ziyafeti. Konu bahane, maksat ışık ve gölgelerdeki yeteneğini göstermekti elbette. Daniel Kitabı'nda yer alan hikayeye göre, Babil'in son kralı Belşazzar, büyük, içkili bir ziyafet verir. Kibirden gözü dönmüştür. Babası Nebukadnezar'ın kutsal Kudüs tapınaklarından getirdiği altın, gümüş çanaklarda şarap servis eder, ne büyük saygısızlık. İşte tam o anda duvarda bir el belirir, bir vücuda bağlı olmayan, havada harekete eden bir el duvara bir şeyler yazar. Herkes şoktadır! Rembrandt resmine işte tam bu şok anını yansıtmıştır. Kimse ne yazıldığını anlamaz, kahinler bir şey söyleyemez. O gece Belşazzar ölür, Babil İmparatorluğu'nun sonu gelmiştir, Persler ve Medler toprakları bölerler. MENE, MENE, TEKEL, UPHARSIN, duvara yazılan ve kimsenin çözemediği 4 kelimedir. Anlamını bir tek Daniel çözer; Tanrı krallığını sona erdirdi, tartıldın ve eksin bulundun, krallığın Medlere ve Farslara verildi. Resimde Belşazzar'ı hayretler içinde duvara dönmüş görüyoruz. Babası Nebukadnezar ve annesi de dahil tüm misafirlerle şokta. Resimde yüzü görünen kadın bana Night Watch'da nereden çıktığı belli olmayan o küçük kızı anımsatıyor, sizce de andırmıyor mu? Rembrandt'ın ışığı, Belşazzar'ın tüm açgözlülüğünü, üzerindeki mücevherlerden, altın çanaklarına kadar her şeyi görünürde bırakmış. Bugün bu hikayede geçen “duvardaki el yazısı” pek çok kültüre bir deyim olarak girmiş durumda. Talihsiz bir olay karşısında, ya da kötü haber bekleniyorsa kullanılan bir deyim… Duvardaki el yazısına bakın, yarın Günde 1 Resim'de son gün! Rembrandt'ı “Gece Devriyesi - Night Watch” resmi vesilesiyle 2 Mart‘ta anlatmıştım. Artemisia resmine 4 Haziran‘da, 55 yaş oto-portresine 30 Temmuz’da, The Sampling Officials resmine 12 Eylül'de  ve 22 yaş oto-portresine 30 Kasım‘da ve Isaac and Rebecca resmine 14 Aralık'ta yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.

Ressam : James Abbott McNeill Whistler (1834-1903)
Resmin Adi : Wapping (1860-64)
Nerede : National Gallery, Washington, ABD
Boyutu : 72 cm x 101,8 cm
Whistler'ın hayatını değiştiren resimlerden biri olduğu şüphesiz. Symphony in White, No:2 resimde de gördüğümüz kızıl saçlı sevgilisi ile, bu resimde modellik yapması vesilesiyle tanışıyor. Son 40 yıllık sanat yaşamında, hep renklerin üzerinde duran ve resmin adına bile renk kodları yerleştiren Whistler için, adı renk içermeyen son resim.  Wapping de pek bir duyguyu anlatmıyor aslında, Londra'da Thames kenarında bir liman semtinin adı bu. Wapping'in tamamlanma yılını resim üzerine 1861olarak not etmiş ancak Whistler'ın bu resimle 4 yıl uğraştığı biliniyor. Ön çalışmalarını yaparken, bu resmin taslağını bir mektupta arkadaşıyla paylaşmış. Mektupta kadın ve yanında oturan kaptan üzerine bir durumdan bahsediyor. Kadın kaptanın anlattığı hikayeleri gülümseyerek dinliyor ve evet bunlar oldukça ilginç ama sen ilk değilsin, unutma… diyor. Bu Whistler'ın resimde hissettirmek istediği, kışkırtıcı bir kadın duygusu olarak mektupta kalıyor ancak 4 yıllık çalışma sonunda ortaya çıkan duygu pek böyle değil. Kadın kışkırtıcı değil ya da kadın ve erkek arasında bir duygu olduğunu bile söylemek zor. Ya Whistler kadından etkilendiği için, resimde bile olsa bir başka erkekle bir münasebet eklemek istemiyor ya da duygularla ilgilenmediği daha o yıllarda anlıyor.  Whistler'ın hayatını ve meşhur anne resmini 7 Nisan‘da anlatmıştım.  9 Temmuz'da ise bu kızıl kadının Whistler'a göre beyaz konu çalışmasını, benim anlamak istediğime göre bu kadına olan duygularını ortaya seren resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.  High-res

Ressam : James Abbott McNeill Whistler (1834-1903)

Resmin Adi : Wapping (1860-64)

Nerede : National Gallery, Washington, ABD

Boyutu : 72 cm x 101,8 cm

Whistler'ın hayatını değiştiren resimlerden biri olduğu şüphesiz. Symphony in White, No:2 resimde de gördüğümüz kızıl saçlı sevgilisi ile, bu resimde modellik yapması vesilesiyle tanışıyor. Son 40 yıllık sanat yaşamında, hep renklerin üzerinde duran ve resmin adına bile renk kodları yerleştiren Whistler için, adı renk içermeyen son resim.  Wapping de pek bir duyguyu anlatmıyor aslında, Londra'da Thames kenarında bir liman semtinin adı bu. Wapping'in tamamlanma yılını resim üzerine 1861olarak not etmiş ancak Whistler'ın bu resimle 4 yıl uğraştığı biliniyor. Ön çalışmalarını yaparken, bu resmin taslağını bir mektupta arkadaşıyla paylaşmış. Mektupta kadın ve yanında oturan kaptan üzerine bir durumdan bahsediyor. Kadın kaptanın anlattığı hikayeleri gülümseyerek dinliyor ve evet bunlar oldukça ilginç ama sen ilk değilsin, unutma… diyor. Bu Whistler'ın resimde hissettirmek istediği, kışkırtıcı bir kadın duygusu olarak mektupta kalıyor ancak 4 yıllık çalışma sonunda ortaya çıkan duygu pek böyle değil. Kadın kışkırtıcı değil ya da kadın ve erkek arasında bir duygu olduğunu bile söylemek zor. Ya Whistler kadından etkilendiği için, resimde bile olsa bir başka erkekle bir münasebet eklemek istemiyor ya da duygularla ilgilenmediği daha o yıllarda anlıyor.  Whistler'ın hayatını ve meşhur anne resmini 7 Nisan‘da anlatmıştım.  9 Temmuz'da ise bu kızıl kadının Whistler'a göre beyaz konu çalışmasını, benim anlamak istediğime göre bu kadına olan duygularını ortaya seren resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. 

Ressam : J.M.W. Turner (1775-1851)
Resmin Adi : The Fighting Temeraire (1838)
Nerede : National Gallery, Londra, İngiltere
Boyutu : 90,7 cm x 121,6 cm
İzlenimcilerin İlgiltere'deki abisi Turner'ın geç dönem resimlerinden biri. The Fighting Temeraire, yani savaşçı Temeraire adlı gemi, Trafalgar Savaşı'ndaki ünlü gemilerden biri. 1805'te İngilizler, Napolyon adalarına göz dikince canla başla ülkelerini savunmak zorunda kalmışlardı. Fransız ve İspanyol safında 39 gemiden 22'si batarken, İngilizlerin 21 gemisinde kayıp olmadı. Amiral Nelson, bu deniz savaşını kazandı ama ölümcül yara almıştı. Bugün Londra'daki Trafalgar Meydanı adını bu hayati önem taşıyan savaştan aldı, aynı meydanda Nelson'un da heykeli var. Temeraire ise savaşın kazanılmasında kritik rol oynamıştı. 1838'de çürüğe çıkmadan önce son kez boy göstermişti. Bu resim de bir nevi o günün hatırasıdır. Ancak gemiyi bir kenara bırakırsak, bu resim romantizm akımının sembolü olmuş bir resimdir. Bunun sebebi anlamak için, gözlerinizi gemiden uzaklaştırıp, batan güneşe, deniz ve gökyüzündeki yansımaya çevirmeniz yeterli. Turner'ın bu konudaki ustalığı inanılmaz. İzlenimcilerin her fırsatta onu ziyaret etmesine şaşmamak lazım. Turner'ın hayatını The Shipwreck resmi eşliğinde 1 Nisan‘da anlatmıştım.  13 Temmuz'da ise tek oto-portresine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz linklere tıklayın.  High-res

Ressam : J.M.W. Turner (1775-1851)

Resmin Adi : The Fighting Temeraire (1838)

Nerede : National Gallery, Londra, İngiltere

Boyutu : 90,7 cm x 121,6 cm

İzlenimcilerin İlgiltere'deki abisi Turner'ın geç dönem resimlerinden biri. The Fighting Temeraire, yani savaşçı Temeraire adlı gemi, Trafalgar Savaşı'ndaki ünlü gemilerden biri. 1805'te İngilizler, Napolyon adalarına göz dikince canla başla ülkelerini savunmak zorunda kalmışlardı. Fransız ve İspanyol safında 39 gemiden 22'si batarken, İngilizlerin 21 gemisinde kayıp olmadı. Amiral Nelson, bu deniz savaşını kazandı ama ölümcül yara almıştı. Bugün Londra'daki Trafalgar Meydanı adını bu hayati önem taşıyan savaştan aldı, aynı meydanda Nelson'un da heykeli var. Temeraire ise savaşın kazanılmasında kritik rol oynamıştı. 1838'de çürüğe çıkmadan önce son kez boy göstermişti. Bu resim de bir nevi o günün hatırasıdır. Ancak gemiyi bir kenara bırakırsak, bu resim romantizm akımının sembolü olmuş bir resimdir. Bunun sebebi anlamak için, gözlerinizi gemiden uzaklaştırıp, batan güneşe, deniz ve gökyüzündeki yansımaya çevirmeniz yeterli. Turner'ın bu konudaki ustalığı inanılmaz. İzlenimcilerin her fırsatta onu ziyaret etmesine şaşmamak lazım. Turner'ın hayatını The Shipwreck resmi eşliğinde 1 Nisan‘da anlatmıştım.  13 Temmuz'da ise tek oto-portresine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz linklere tıklayın. 

Ressam : Henri de Toulouse-Lautrec (1864-1901)
Resmin Adi : Emilie Bernard (1886)
Nerede : National Gallery, Londra, İngiltere
Boyutu : 54 cm x 44,5 cm
Toulouse-Lautrec'in 22 yaşındayken, o dönem stüdyosunda çalışan ve 18 yaşında olan Emilie Bernard'ın portresini böyle yapmıştı. Toulouse-Lautrec'in aşina olduğumuz kabare resimleri başlamadan önce yaptığı bu portre, onun saf tekniğini en detaylı şekilde gösteriyor bize. Emile Bernard, eğitimi devam ederken Toulouse-Lautrec'in stüdyosunda da zaman geçirmeye başlamıştı. Zaten tekniğini hızlı geliştirmesi ve hatta yeni teknikler bulması onun kısa zamanda okuldan uzaklaştırılmasına sebep olmuştu. Bernard sıkı bir Van Gogh hayranıydı hatırlarsanız, ve oto-portresini böyle yapıp Van Gogh'a hediye etmişti. Toulouse-Lautrec'in hayatını Chilperic resmi eşliğinde 19 Nisan‘da anlatmıştım.  At the Moulin Rouge resmine ise 11 Eylül'de yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz, tarih linklerine tıklayın. High-res

Ressam : Henri de Toulouse-Lautrec (1864-1901)

Resmin Adi : Emilie Bernard (1886)

Nerede : National Gallery, Londra, İngiltere

Boyutu : 54 cm x 44,5 cm

Toulouse-Lautrec'in 22 yaşındayken, o dönem stüdyosunda çalışan ve 18 yaşında olan Emilie Bernard'ın portresini böyle yapmıştı. Toulouse-Lautrec'in aşina olduğumuz kabare resimleri başlamadan önce yaptığı bu portre, onun saf tekniğini en detaylı şekilde gösteriyor bize. Emile Bernard, eğitimi devam ederken Toulouse-Lautrec'in stüdyosunda da zaman geçirmeye başlamıştı. Zaten tekniğini hızlı geliştirmesi ve hatta yeni teknikler bulması onun kısa zamanda okuldan uzaklaştırılmasına sebep olmuştu. Bernard sıkı bir Van Gogh hayranıydı hatırlarsanız, ve oto-portresini böyle yapıp Van Gogh'a hediye etmişti. Toulouse-Lautrec'in hayatını Chilperic resmi eşliğinde 19 Nisan‘da anlatmıştım.  At the Moulin Rouge resmine ise 11 Eylül'de yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz, tarih linklerine tıklayın.

Ressam : Vincent Van Gogh (1854-1890)
Resim : Sunflowers - 12 Sunflowers in a Vase (1888)
Nerede : National Gallery, Londra, İngiltere
Boyutu: 92,1 cm x 73 cm
Van Gogh'un ayçiçeklerine olan tutkusu, 1887'de Paris'te başlamıştı, bu kompozisyonda değil ama yerde yatar şekilde 4 tane ayçiçeği daha yapmıştı. Bugün bu Paris versiyonları sergilendikleri müzelerin önemli resimleri arasında. Gauguin, bu ayçiçekleri denemelerini çok beğenmişti, hatta iki tanesi onun olmuştu. Van Gogh, Gauguin'i Arles'e davet ettiğinde bu ayçiçeklerinin alasını yapmak istedi. 12'si birden bir vazoda! Gauguin'in kalacağı odayı dekora edecekti. İlkini 1888'de, ikincisini 1889'da yaptı. Bu National Gallery'deki ilk versiyon, ikinci versiyon ise Amsterdam'daki Van Gogh müzesinde. Birbirinden ayırmak için en kolay yol, “Vincent” şeklindeki imzasını yoklamak. Vincent, vazonun koyu sarı kısmındaysa ilk versiyon, açık sarı kısımdaysa ikinci versiyon. Van Gogh'u ilk 13 Mart'ta anlatmıştım, kısaca hayatını ve Gauguin ile yaşadıklarını hatırlamak isterseniz burada. Van Gogh'un Almond Blossom resmini ise 26 Haziran'da anlatmıştım. 15 Haziran'da ise Gauguin'in Van Gogh'u bu ayçiçeklerini resmetme anını hicvettiği resmi anlatmıştım, o da burada.   High-res

Ressam : Vincent Van Gogh (1854-1890)

Resim : Sunflowers - 12 Sunflowers in a Vase (1888)

Nerede : National Gallery, Londra, İngiltere

Boyutu: 92,1 cm x 73 cm

Van Gogh'un ayçiçeklerine olan tutkusu, 1887'de Paris'te başlamıştı, bu kompozisyonda değil ama yerde yatar şekilde 4 tane ayçiçeği daha yapmıştı. Bugün bu Paris versiyonları sergilendikleri müzelerin önemli resimleri arasında. Gauguin, bu ayçiçekleri denemelerini çok beğenmişti, hatta iki tanesi onun olmuştu. Van Gogh, Gauguin'i Arles'e davet ettiğinde bu ayçiçeklerinin alasını yapmak istedi. 12'si birden bir vazoda! Gauguin'in kalacağı odayı dekora edecekti. İlkini 1888'de, ikincisini 1889'da yaptı. Bu National Gallery'deki ilk versiyon, ikinci versiyon ise Amsterdam'daki Van Gogh müzesinde. Birbirinden ayırmak için en kolay yol, “Vincent” şeklindeki imzasını yoklamak. Vincent, vazonun koyu sarı kısmındaysa ilk versiyon, açık sarı kısımdaysa ikinci versiyon. Van Gogh'u ilk 13 Mart'ta anlatmıştım, kısaca hayatını ve Gauguin ile yaşadıklarını hatırlamak isterseniz burada. Van Gogh'un Almond Blossom resmini ise 26 Haziran'da anlatmıştım. 15 Haziran'da ise Gauguin'in Van Gogh'u bu ayçiçeklerini resmetme anını hicvettiği resmi anlatmıştım, o da burada.  

Ressam : Camille Pissarro (1830-1883)
Resmin Adi : The Boulevard Montmartre at Night (1898)
Nerede : National Museum, Londra, İngiltere
Boyutu : 55 cm x 65 cm
İzlenimcilerinin bu ağırbaşlı abisinden, Montmartre Bulvarı'nı bir kış sabahı nasıl gördüğünü görmüştük. Bu ise aynı bulvarın bir akşam tasviri. Pisarro'yu 22 Mart'ta anlatmıştım, hatırlamak isterseniz linki. Resim, izlenimci tekniğin anlaşılması için adeta bir ders niteliğinde. Resmin sahibi National Gallery, sitesinde resme çok yaklaşıp her bir fırça darbesini incelememize izin verecek bir uygulama yapmış, sağdaki yakınlaşma barını kullanarak resim üzerinde gezebilirsiniz. İki fırça darbesinden nasıl bir araba ve farı ortaya çıkıyor bir bakalım :) High-res

Ressam : Camille Pissarro (1830-1883)

Resmin Adi : The Boulevard Montmartre at Night (1898)

Nerede : National Museum, Londra, İngiltere

Boyutu : 55 cm x 65 cm

İzlenimcilerinin bu ağırbaşlı abisinden, Montmartre Bulvarı'nı bir kış sabahı nasıl gördüğünü görmüştük. Bu ise aynı bulvarın bir akşam tasviri. Pisarro'yu 22 Mart'ta anlatmıştım, hatırlamak isterseniz linki. Resim, izlenimci tekniğin anlaşılması için adeta bir ders niteliğinde. Resmin sahibi National Gallery, sitesinde resme çok yaklaşıp her bir fırça darbesini incelememize izin verecek bir uygulama yapmış, sağdaki yakınlaşma barını kullanarak resim üzerinde gezebilirsiniz. İki fırça darbesinden nasıl bir araba ve farı ortaya çıkıyor bir bakalım :)

Ressam  :  Jan Van Eyck  (1395-1441)
Resim  :  Portrait of a Man (1433)
Nerede  : National Gallery, Londra, İngiltere
Boyutu  : 25,5 cm x 19 cm
Van Eyck'in yağlıboya resim tekniğinin babası sayıldığından bahsetmiştim, aynı zamanda bir ressam olarak zamanının çok ötesinde olduğundan da… Resmin Van Eyck'in otoportresi olduğundan şüpheleniyor. 1400'lü yıllar Van Eyck'in nasıl göründüğü ile ilgili bir ipucu bırakmıyor, yani benzediğinden değil; otoportre olduğundan şüphelenilmesinin sebebi başka. Resimdeki kırmızı sarıklı adam, bakın nasıl da gözlerinizin içine bakıyor… Muhtemelen otoportresini yaparken, aynada kendine baktığından böyle görünüyor olmalı. Resimdeki adam karanlığın içinden çıkmış gibi. Tıpkı Mona Lisa gibi bedeni başka yöne, kafası başka yöne dönük. Ve Van Eyck esprisi bu resimde de var. Resimde görünen çevçeve, 1433'ten günümüze gelen orjinal çerçeve. Van Eyck çerçeve üzerini, sanki kazınmış gibi his verececek şekilde itinayla boyamış. Ve tabiki, dönemin yasaklarına aldırmayan imzası var. Resmin üstünede, Yunanca  “Eyck'in yapabildiği” yazıyor. Altta ise “Jan Van Eych bunu 21 Ekim 1433'te yaptı” yazıyor. Bence sanat tarihinin en gizemli ressamlarından biri Van Eych. 7 Mart'ta anlaşmıştım, hatırlamak isterseniz linki http://goo.gl/yOHIE . High-res

Ressam  :  Jan Van Eyck  (1395-1441)

Resim  :  Portrait of a Man (1433)

Nerede  : National Gallery, Londra, İngiltere

Boyutu  : 25,5 cm x 19 cm

Van Eyck'in yağlıboya resim tekniğinin babası sayıldığından bahsetmiştim, aynı zamanda bir ressam olarak zamanının çok ötesinde olduğundan da… Resmin Van Eyck'in otoportresi olduğundan şüpheleniyor. 1400'lü yıllar Van Eyck'in nasıl göründüğü ile ilgili bir ipucu bırakmıyor, yani benzediğinden değil; otoportre olduğundan şüphelenilmesinin sebebi başka. Resimdeki kırmızı sarıklı adam, bakın nasıl da gözlerinizin içine bakıyor… Muhtemelen otoportresini yaparken, aynada kendine baktığından böyle görünüyor olmalı. Resimdeki adam karanlığın içinden çıkmış gibi. Tıpkı Mona Lisa gibi bedeni başka yöne, kafası başka yöne dönük. Ve Van Eyck esprisi bu resimde de var. Resimde görünen çevçeve, 1433'ten günümüze gelen orjinal çerçeve. Van Eyck çerçeve üzerini, sanki kazınmış gibi his verececek şekilde itinayla boyamış. Ve tabiki, dönemin yasaklarına aldırmayan imzası var. Resmin üstünede, Yunanca  “Eyck'in yapabildiği” yazıyor. Altta ise “Jan Van Eych bunu 21 Ekim 1433'te yaptı” yazıyor. Bence sanat tarihinin en gizemli ressamlarından biri Van Eych. 7 Mart'ta anlaşmıştım, hatırlamak isterseniz linki http://goo.gl/yOHIE .

Ressam  :  Diego Velazquez (1599-1660)
Resim  :  The Rokeby Venus - The Toilet of Venus  (1647-51)
Nerede  : National Gallery, Londra, İngiltere
Boyutu  : 122 cm x 177c m
Velazquez’in “Aynadaki Venüs” resmi, günümüze ulaşan tek nü Velazquez resmidir. İspanya’da kilisenin çıplak kadın resimlerine izin vermemesi, o dönem İspanya’da ancak gizli kapaklı nü resim yapılmasına olanak veriyordu. Bu resim İspanya bakanının oğlu için yapılmış ve yapıldıktan sonra bir süre onun özel koleksiyonunda, gözlerden uzak sergilenmiş. Resim, 1813’te İngiltere’ye gelmiş ve “Rokeby” adlı bir salonda sergilenmiş, bu sebeple resim Rokeby ismi ile tanınıyor. Resmin en ilginç özelliklerinden biri, Venüs’ün ilk kez sırtı dönük resmedilmiş olması, diğer taraftan bir aynanın resmin merkezinde bulunması da pek görülmüş şey değil. Güzeller güzeli Venüs’e aynasını tutan ise oğlu Cupid. Roma mitolojisinde Cupid olarak bilinen aşk tanrısının, Yunan mitolojisinde karşılığı Eros. Eros annesine kibarlık ederek, oklarını bir kenara bırakıp ayna tutmuş, tam bir melek J Resim 1906’da National Gallery tarafından satın alınmış. Ne talihsizlik ki, alındıktan 8 sene sonra kadın hakları savunucusu, Kanadalı Mary Richardson tarafından saldırıya uğramış. Richardson, İngiltere’de kadın hakları savunuculuğu yaparken, aşırıya kaçan hareketleri sebebiyle defalarca hapse girmiş, açlık grevinde polis tarafından zorla yemek yedirilen azılı biri.  Richardson, o gün sabah saatlerinde üzerinde bir palto ile müzeye gelmiş ve Rokeby Venüs karşısında uzunca bir süre dikilmiş. Sonra çok hızlı haraketlerle, önce üzerindeki camı kırmış, sonra da resmi 7 yerinden baltalamış. Resim ciddi hasar görmüş. Richardson, zalimce Venüs’e zarar vermesinin sebebini, o günlerde hapisanede açlık grevinde olan, bir başka kadın hakları savunucusu Emmeline Pankhurst için yaptığını açıkladı. Mahkemedeki savunması oldukça etkileyiciydi. Richardson; “ mitolojik tarihin bilinen en güzel kadını Venüs’e zarar vererek, modern tarihin en güzel karakteri Pankhurst’e dikkat çekmek istedim… eylemimden rahatsız olan varsa, şu an yaşayan güzel kadınlara nasıl zarar verdiklerini bir düşünsünler…” Böyle okuyunca insan biraz afallıyor değil mi? Evet, Richardson piskoposu ikna etti, krala mektuplar yazdı ve bugün İngiltere’de kadın haklarının kabulünde en etkili kadınlardan biri olarak kabul ediliyor. Rokeby Venus ise, müzenin yenileyicisi tarafından onarıldı, bugün karşısında dikildiğinizde, hasar ilginizi bile çekmeyebilir. Ancak sebebi ne olursa olsun veya nasıl açıklanırsa açıklansın, Velazquez’in hatırasına yapılan bu saygısızlık kabul edilebilir şey değil. Richardson’un o gün yaptığı açıklama etkileyici olsa da, olaydan 40 yıl sonra o gün bunu neden yaptığını; “erkeklerin aç gözlerle Venüs’e bakması canımı sıkıyordu!”  olarak açıkladı. Ya beyin hücreleri öldü, ya da amacı gerçekten kadın hakkı değil, sedece bir feministin vandalist haraketleriydi. Velazquez’i 5 Mart’ta anlatmıştım, hatırlamak isterseniz linki http://goo.gl/FLl3W .     High-res

Ressam  :  Diego Velazquez (1599-1660)

Resim  :  The Rokeby Venus - The Toilet of Venus  (1647-51)

Nerede  : National Gallery, Londra, İngiltere

Boyutu  : 122 cm x 177c m

Velazquez’in “Aynadaki Venüs” resmi, günümüze ulaşan tek nü Velazquez resmidir. İspanya’da kilisenin çıplak kadın resimlerine izin vermemesi, o dönem İspanya’da ancak gizli kapaklı nü resim yapılmasına olanak veriyordu. Bu resim İspanya bakanının oğlu için yapılmış ve yapıldıktan sonra bir süre onun özel koleksiyonunda, gözlerden uzak sergilenmiş. Resim, 1813’te İngiltere’ye gelmiş ve “Rokeby” adlı bir salonda sergilenmiş, bu sebeple resim Rokeby ismi ile tanınıyor. Resmin en ilginç özelliklerinden biri, Venüs’ün ilk kez sırtı dönük resmedilmiş olması, diğer taraftan bir aynanın resmin merkezinde bulunması da pek görülmüş şey değil. Güzeller güzeli Venüs’e aynasını tutan ise oğlu Cupid. Roma mitolojisinde Cupid olarak bilinen aşk tanrısının, Yunan mitolojisinde karşılığı Eros. Eros annesine kibarlık ederek, oklarını bir kenara bırakıp ayna tutmuş, tam bir melek J Resim 1906’da National Gallery tarafından satın alınmış. Ne talihsizlik ki, alındıktan 8 sene sonra kadın hakları savunucusu, Kanadalı Mary Richardson tarafından saldırıya uğramış. Richardson, İngiltere’de kadın hakları savunuculuğu yaparken, aşırıya kaçan hareketleri sebebiyle defalarca hapse girmiş, açlık grevinde polis tarafından zorla yemek yedirilen azılı biri.  Richardson, o gün sabah saatlerinde üzerinde bir palto ile müzeye gelmiş ve Rokeby Venüs karşısında uzunca bir süre dikilmiş. Sonra çok hızlı haraketlerle, önce üzerindeki camı kırmış, sonra da resmi 7 yerinden baltalamış. Resim ciddi hasar görmüş. Richardson, zalimce Venüs’e zarar vermesinin sebebini, o günlerde hapisanede açlık grevinde olan, bir başka kadın hakları savunucusu Emmeline Pankhurst için yaptığını açıkladı. Mahkemedeki savunması oldukça etkileyiciydi. Richardson; “ mitolojik tarihin bilinen en güzel kadını Venüs’e zarar vererek, modern tarihin en güzel karakteri Pankhurst’e dikkat çekmek istedim… eylemimden rahatsız olan varsa, şu an yaşayan güzel kadınlara nasıl zarar verdiklerini bir düşünsünler…” Böyle okuyunca insan biraz afallıyor değil mi? Evet, Richardson piskoposu ikna etti, krala mektuplar yazdı ve bugün İngiltere’de kadın haklarının kabulünde en etkili kadınlardan biri olarak kabul ediliyor. Rokeby Venus ise, müzenin yenileyicisi tarafından onarıldı, bugün karşısında dikildiğinizde, hasar ilginizi bile çekmeyebilir. Ancak sebebi ne olursa olsun veya nasıl açıklanırsa açıklansın, Velazquez’in hatırasına yapılan bu saygısızlık kabul edilebilir şey değil. Richardson’un o gün yaptığı açıklama etkileyici olsa da, olaydan 40 yıl sonra o gün bunu neden yaptığını; “erkeklerin aç gözlerle Venüs’e bakması canımı sıkıyordu!”  olarak açıkladı. Ya beyin hücreleri öldü, ya da amacı gerçekten kadın hakkı değil, sedece bir feministin vandalist haraketleriydi. Velazquez’i 5 Mart’ta anlatmıştım, hatırlamak isterseniz linki http://goo.gl/FLl3W .    

Ressam : Henri Rousseau (1844-1910)
Resmin Adi : Tiger in a Tropical Storm (Surprised) (1891)
Nerede : National Gallery, Londra, İngiltere
Boyutu : 130 cm x 162 cm
Fransız post-impressionist ressam Rousseau, ilkel ve çocuksu bulunan resimleriyle ünlü oldu. Hukuk okudu, gümrük memuru oldu, bir dönem askere katıldı. Hayatında hiç resim eğitimi almadı ve Fransa dışına hiç çıkmadı. Resim yapmak onun için hep hobiydi, daha sık resim yapmaya, erken emekliliği seçtiği 50 yaşında başladı. 50 yaşından sonra seçilen bir kariyerle dünyaca ünlü olmak, hepimiz için ilham verici olmalı. Duyduklarından ve çok sevdiği botanik bahçelerinden etkilenerek vahşi orman resimleri yaptı. Paris’teki ressamlar onun ilkel stili ile dalga geçtiler ama Picasso’dan övgüler aldı.  Matisse’in resimlerine gelen “vahşi hayvanlar” eleştirisini ve bu yorumun “fovist” akımına isim verdiğini hatırlarsınız, işte bu sergide Rousseau’nun Tropikal Fırtınada Kaplan – Şaşkın resmi de vardı. Eleştirmenin Matisse’in tüpten çıkmış canlı renklerine “vahşi hayvanlar” derken yaptığı benzetmenin, az önce gördüğü Rousseau resminin etkisiyle ağızdan çıktığı belli. Rousseau, 64 yaşında vefat etti. Ressama saygı anlamını taşıyan retrospektif yani  dünden-bugüne sergisi vefatından 1 yıl sonra Paris’te yapıldı. High-res

Ressam : Henri Rousseau (1844-1910)

Resmin Adi : Tiger in a Tropical Storm (Surprised) (1891)

Nerede : National Gallery, Londra, İngiltere

Boyutu : 130 cm x 162 cm

Fransız post-impressionist ressam Rousseau, ilkel ve çocuksu bulunan resimleriyle ünlü oldu. Hukuk okudu, gümrük memuru oldu, bir dönem askere katıldı. Hayatında hiç resim eğitimi almadı ve Fransa dışına hiç çıkmadı. Resim yapmak onun için hep hobiydi, daha sık resim yapmaya, erken emekliliği seçtiği 50 yaşında başladı. 50 yaşından sonra seçilen bir kariyerle dünyaca ünlü olmak, hepimiz için ilham verici olmalı. Duyduklarından ve çok sevdiği botanik bahçelerinden etkilenerek vahşi orman resimleri yaptı. Paris’teki ressamlar onun ilkel stili ile dalga geçtiler ama Picasso’dan övgüler aldı.  Matisse’in resimlerine gelen “vahşi hayvanlar” eleştirisini ve bu yorumun “fovist” akımına isim verdiğini hatırlarsınız, işte bu sergide Rousseau’nun Tropikal Fırtınada Kaplan – Şaşkın resmi de vardı. Eleştirmenin Matisse’in tüpten çıkmış canlı renklerine “vahşi hayvanlar” derken yaptığı benzetmenin, az önce gördüğü Rousseau resminin etkisiyle ağızdan çıktığı belli. Rousseau, 64 yaşında vefat etti. Ressama saygı anlamını taşıyan retrospektif yani  dünden-bugüne sergisi vefatından 1 yıl sonra Paris’te yapıldı.

Ressam : Sandro Botticelli (1445-1510)
Resmin Adi : Venus and Mars (1483)
Nerede : National Gallery, Londra, İngiltere
Boyutu : 69 cm x 173 m

Asıl adı Alessandro di Mariano di Vanni Filipepi ama o abisinin “küçük fıçı” anlamına gelen “Botticelli” lakabı ile anıldı. İtalyan rönesans ressamı şanslıydı, sanat için en doğru şehir Floransa’da doğdu. Abisinin yanında kuyumcu çırağı iken, Medici ailesinin desteği ile eğitim alıp ressam oldu. Papa’nın daveti ile Michelangelo’dan 25 yıl önce Vatican’a gidip Sistina Şapeli’nde resim yaptı, Sistina’da boynumuz koparcasına tavanı seyretmekten, güney ve kuzey duvarlara bakmayı ihmal ederiz, iste o duvarlardaki 12 resimde Botticelli’nin de emeği vardır. Botticelli’nin resimlerinde hep Venüs, Madonna gibi ilahi karakterler olmuştur ama bu onun dine düşkünlüğünden değil, güzelliğe ve zerafete olan düşkünlüğündendir. Resimlerindeki kadın vücutları pek orantılı değil, hatta perspektif anlamında da hatalarla doludur, ancak bu ilginç bir şekilde çok büyüleyici bir güzellikte olmalarını engellemez. Botticelli Floransa’ya döndükten sonra müthiş bir üretkenlikle şaheserlerini tamamladı. Söylenene göre ressamlara modellik yapan ve 22 yaşında vefat eden evli kadın Simonetta Vespucci’ye  amansız şekilde aşıktı, onu hiç unutmamıştı, hatta Venüs ve Mars, Venüs’un Doğuşu gibi 6-7 yıl sonradan yapacağı resimlerde hep onu hayal ederek yansıttı. Botticelli, ölünce Vespucci’nin ayakları altına gömülmek istedi ve bu isteği 65 yaşında öldüğünde gayet ciddiye alınarak gerçekleştirildi.  Venüs ve Mars resminde, çocukları yaramazlıkla meşgulken, Mars uyumakta, Venüs ise tüm güzelliği ile onu izlemektedir. Sonradan ortaya atılan bir iddiaya göre, Mars’ın kolunun altında, sağ alt köşede görünen otlar, uyuşturucu etkisi olan bir bitkidir ve Mars aslında uyumakta değil, uyuşup kendinden geçmiştir, bu iddia eğer gerçek ise Botticelli’nin yaşadığı dönem için oldukça riskli bir mizah anlayışı. Bu muhteşem resimden etkilenen fotoğrafçı David LaChappel , Venüs ve Mars’ı Naomi Campbell’lı bu fotoğrafında yorumlamıştır. http://www.davidlachapelle.com/series/rape-of-africa/ High-res

Ressam : Sandro Botticelli (1445-1510)

Resmin Adi : Venus and Mars (1483)

Nerede : National Gallery, Londra, İngiltere

Boyutu : 69 cm x 173 m

Asıl adı Alessandro di Mariano di Vanni Filipepi ama o abisinin “küçük fıçı” anlamına gelen “Botticelli” lakabı ile anıldı. İtalyan rönesans ressamı şanslıydı, sanat için en doğru şehir Floransa’da doğdu. Abisinin yanında kuyumcu çırağı iken, Medici ailesinin desteği ile eğitim alıp ressam oldu. Papa’nın daveti ile Michelangelo’dan 25 yıl önce Vatican’a gidip Sistina Şapeli’nde resim yaptı, Sistina’da boynumuz koparcasına tavanı seyretmekten, güney ve kuzey duvarlara bakmayı ihmal ederiz, iste o duvarlardaki 12 resimde Botticelli’nin de emeği vardır. Botticelli’nin resimlerinde hep Venüs, Madonna gibi ilahi karakterler olmuştur ama bu onun dine düşkünlüğünden değil, güzelliğe ve zerafete olan düşkünlüğündendir. Resimlerindeki kadın vücutları pek orantılı değil, hatta perspektif anlamında da hatalarla doludur, ancak bu ilginç bir şekilde çok büyüleyici bir güzellikte olmalarını engellemez. Botticelli Floransa’ya döndükten sonra müthiş bir üretkenlikle şaheserlerini tamamladı. Söylenene göre ressamlara modellik yapan ve 22 yaşında vefat eden evli kadın Simonetta Vespucci’ye  amansız şekilde aşıktı, onu hiç unutmamıştı, hatta Venüs ve Mars, Venüs’un Doğuşu gibi 6-7 yıl sonradan yapacağı resimlerde hep onu hayal ederek yansıttı. Botticelli, ölünce Vespucci’nin ayakları altına gömülmek istedi ve bu isteği 65 yaşında öldüğünde gayet ciddiye alınarak gerçekleştirildi.  Venüs ve Mars resminde, çocukları yaramazlıkla meşgulken, Mars uyumakta, Venüs ise tüm güzelliği ile onu izlemektedir. Sonradan ortaya atılan bir iddiaya göre, Mars’ın kolunun altında, sağ alt köşede görünen otlar, uyuşturucu etkisi olan bir bitkidir ve Mars aslında uyumakta değil, uyuşup kendinden geçmiştir, bu iddia eğer gerçek ise Botticelli’nin yaşadığı dönem için oldukça riskli bir mizah anlayışı. Bu muhteşem resimden etkilenen fotoğrafçı David LaChappel , Venüs ve Mars’ı Naomi Campbell’lı bu fotoğrafında yorumlamıştır. http://www.davidlachapelle.com/series/rape-of-africa/

Ressam  :  Jan Van Eyck  (1395-1441)
Resim  :  The Arnolfini Portrait (1434)
Nerede  : National Gallery, Londra, İngiltere
Boyutu  : 82,2 cm x 60 cm
Hollandalı ressam Jan Van Eyck, yağlı boya resim tekniğinin babası olarak bilinir. Resmin yapıldığı tarihe dikkat etmemiş olabilirsiniz, 1434! Resim ilginç bir şekilde 1500, 1600 larde yapılan rönesans akımı örneklerinden daha yeni döneme ait durmaktadır. Resimdeki cam gibi parlaklık, ışığın kıyafetler üzerindeki yansıması, köpeğin tüylerinin detayı, tavandaki pirinç lambanın gerçekten pirinç etkisini vermesi o dönem resim sanatını için inanılmaz bir başarıdır. Jan Van Eyck, bu başarısının karşılığı almış, resimden çok para kazanmış bir ressam olarak da biliniyor. Sadece din ve devlet adamlarının değil, para karşılığında zengin ailelerin de resimlerini yaptı ve resim sanatının halka inmesinde öncü oldu. O dönemlerde resimlere imza atmak da dinen bir saygısızlık olarak görülürken, Van Eyck her birini itinayla imzaladı.  1400’ler tarihi kayıtlar için o kadar eski bir dönem ki, ressamın doğduğu yıl 1395 de doğduğu şehir bilinen Maaseik de bir varsayım.  Aynı varsayımlar resmin kime ait olduğu ve neyi anlattığı ile ilgili de mevcut. Bu resmin Giovanni di Nicolao Arnolfini ve eşine ait olduğu, eşinin hamile olup olmadığı, bunun  bir evlilik hatırası olup olmadığı, evlilik 1434’te ise eşinin önceden hamile kalmasının nasıl karşılandığı vb tartışmalara açık konulardır. Resmin sahibi National Gallery bu detaydan bahsetmese de, kaynaklarda Nicolao Arnolfini’nin eşinin 1433’te öldüğü, dolayısıyla bunun bir anma resmi olduğu, eşinin hayal edildiği gibi hamile ve masum resmedildiği söylenmekte. Resimdeki en ilginç özellik, duvardaki aynada Van Eyck’in de yansımasının görünmesi ve aynanın hemen üzerinde özel bir yazı karakteriyle “Jan van Eyck buradaydı 1434” yazmasıdır. High-res

Ressam  :  Jan Van Eyck  (1395-1441)

Resim  :  The Arnolfini Portrait (1434)

Nerede  : National Gallery, Londra, İngiltere

Boyutu  : 82,2 cm x 60 cm

Hollandalı ressam Jan Van Eyck, yağlı boya resim tekniğinin babası olarak bilinir. Resmin yapıldığı tarihe dikkat etmemiş olabilirsiniz, 1434! Resim ilginç bir şekilde 1500, 1600 larde yapılan rönesans akımı örneklerinden daha yeni döneme ait durmaktadır. Resimdeki cam gibi parlaklık, ışığın kıyafetler üzerindeki yansıması, köpeğin tüylerinin detayı, tavandaki pirinç lambanın gerçekten pirinç etkisini vermesi o dönem resim sanatını için inanılmaz bir başarıdır. Jan Van Eyck, bu başarısının karşılığı almış, resimden çok para kazanmış bir ressam olarak da biliniyor. Sadece din ve devlet adamlarının değil, para karşılığında zengin ailelerin de resimlerini yaptı ve resim sanatının halka inmesinde öncü oldu. O dönemlerde resimlere imza atmak da dinen bir saygısızlık olarak görülürken, Van Eyck her birini itinayla imzaladı.  1400’ler tarihi kayıtlar için o kadar eski bir dönem ki, ressamın doğduğu yıl 1395 de doğduğu şehir bilinen Maaseik de bir varsayım.  Aynı varsayımlar resmin kime ait olduğu ve neyi anlattığı ile ilgili de mevcut. Bu resmin Giovanni di Nicolao Arnolfini ve eşine ait olduğu, eşinin hamile olup olmadığı, bunun  bir evlilik hatırası olup olmadığı, evlilik 1434’te ise eşinin önceden hamile kalmasının nasıl karşılandığı vb tartışmalara açık konulardır. Resmin sahibi National Gallery bu detaydan bahsetmese de, kaynaklarda Nicolao Arnolfini’nin eşinin 1433’te öldüğü, dolayısıyla bunun bir anma resmi olduğu, eşinin hayal edildiği gibi hamile ve masum resmedildiği söylenmekte. Resimdeki en ilginç özellik, duvardaki aynada Van Eyck’in de yansımasının görünmesi ve aynanın hemen üzerinde özel bir yazı karakteriyle “Jan van Eyck buradaydı 1434” yazmasıdır.