Posts tagged louvre
Ressam : Albrecht Dürer (1471-1528)
Resmin Adi : Self-Portrait or Portrait of the Artist Holding a Thistle (1493)
Nerede : Louvre, Paris, Fransa
Boyutu : 56 cm x 44 cm
Zamanının 600 yıl ilerisinde yaşayan Albrecht Dürer, beni ressamlar arasında en çok şaşırtanlardan biri. 21. yy’da yaşasaydı, hala ilginç bir sanatçı kabul edilirdi. Düşünün ki o, Michelangelo Sistine Şapel’i, Leonardo Mona Lİsa’yı boyarken, o tutup hiç görmediği bir gergedanın tavsirlerden yola çıkarak gravürünü yapmıştı. Bahsetmiştim, Avrupa Dürer’in gravüründen sonraki 3 yüzyıl boyunca gerganı sadece onun resminde gördü. Bu oto-portresi ise batı resim tarihindeki ilk oto-portre. Ressamların kalabalık komposizyonlarda kendilerini bir şekilde resme dahil etmeleri alışıldık bir şeydi ama oturup da kendini boyayana ilk kez rastlanıyordu. Bu da bir şey mi, hayatını anlatırken özellikle söylemiştim, Dürer dünya tarihinde logo ve ticari markayı ilk kullanan insan. Resim yapmaya o kadar düşkündü ki, ve bu resimleri makul fiyata satarak daha çok insana ulaştırmayı o kadar istiyorduki, taklitçileri çıkmıştı. Çareyi logosunu basmakta ve eğer taklit eden çıkarsa, imparatordan aldığı telif hakkını kullarak ceza çektirmeye bile hazırdı. Dürer, sen ne kadar tuttuğunu koparan, ne kadar dahi bir adammışsın! Dürer’in 22 yaşındayken yaptığı bu oto-portre bir ilk olarak geçiyor ama Dürer’in için ilk değil, o daha 13 yaşındayken karakalem ile oto-portresini yapmıştı bile. Dürer bu resmi yaptığında, babasının başgöz etmesi sonucu evlenmek üzereydi. Resimde tarihin hemen yanında bir not var, burada şöyle diyor : Yukarıdan ne yazıldığıysa, başıma geliyor”. Dürer’in dine, özellikle İsa’ya düşkünlüğünden bahsetmiştim, hatta sırf bu sebeple saçlarını uzatıyor İsa gibi pozlar veriyordu. Bu resimdeki bakışı da biraz şaşkın, henüz aynaya bakarak kendini resmetmeyi tam çözememiş gibi, ya da evleneceği için bu şaşkın halini bilinçli olarak eklemiş de olabilir. Elinde de bir deve dikeni, oldukça esprili. Dürer’in hayatını 29 Mart‘ta Mavi Kuzgun Kanadı resmi eşliğinde anlatmıştım. 7 Haziran‘da “Young Hare”ye ve 17 Ekim‘de The Rhinoceros resimlerine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerini tıklayın.
Ressam : Leonardo da Vinci (1452-1519)
Resmin Adi : St. John the Baptist (158)
Nerede : Louvre, Paris, Fransa
Boyutu : 69 cm x 57 cm
St.John (Aziz Yahya) portresi, Mona Lisa kadar ünlü olmasa da, Leonardo’nun bir o kadar çarpıcı olan portresidir. St.John’un yüzündeki gülümse, Mona Lisa’ya göre biraz daha belirgin. Leonardo’nun bu el yukarıda cenneti işaret eden St.John resmi ilk değil, bunu kullanmayı seviyor. Vaftiz edilin ve cennette yerinizi hazırlayın mesajı. Bu ifadeyi çok sevdiğim vintage Amerikan ilanlarına benzetiyorum. Coca Cola içerseniz yaşayacağınız mutluluğu işaret eden ev kadını gibi… Resim tahta üzerinde boyalı ve cilalı olduğundan oldukça karanlık kalmış günümüzde. St.John sağ eliyle yukarı işaret ederken, sol eliyle de kendine dayayıp yukarı tuttuğu kırmızı bir haç var. Bu kırmızı haç, mesajı güçlendirmek için sonradan bir başka ressam tarafından eklenmiş diye düşünülüyor. Bu linke tıklayarak resmi daha detaylı görebilir, alttaki seçenekleri kullanarak kızılötesi ışınla ve x-ray ile resimde neler olduğunu görebilirsiniz. Hatta yine sol altta “color” yazan bar üzerinde ilerlerseniz resmin altındakileri yavaş yavaş belirginleştirip, neler olduğunu daha iyi anlayabilirsiniz. Leonardo’nun bıraktığı izlerden resimde en çok sağ el ve ağızla uğraştığını göreceksiniz. X-ray resimde, St.John’un işaret ettiği, bir taç altında tersten yazılmış RC harflerini görünce, bunun Leonardo’nun sakladığı bir mesaj olduğunu sanıp heyecanlanmayın. Resim 17. yüzyılda İngiliz Kraliyet Koleksiyonu’na (British Royal Collection) aitmiş, RC harfleri sadece x-ray’de görülebilecek bir damga sadece. Leonardo’nun hayatını Kayalıklardaki Bakire resmi vesilesiyle 25 Nisan‘da anlatmıştım. 25 Haziran‘da Mona Lisa’yı, 25 Ağustos‘ta The Last Supper, 25 Ekim‘de ise kırmızı tebeşirle yaptığı oto-portresini anlatmıştım. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.
Ressam : Giovanni Paolo Panini (1691 - 1765)
Resmin Adi : Musical Fête (1747)
Nerede : Louvre , Paris, Fransa
Boyutu : 2,05 m x 2,46 m
Bir mimar, bir saray dekoratörü aynı zamanda bir de ressam olunca işte bu muazzam iç mekan resimleri ortaya çıkıyor! Panini’nin dış mekan resimleri de var, Forum gibi Roma’daki en görkemli alanların da resimlerini yapmış, ama bana sorarsanız ışıkları pek başarılı değil, çok daha iyileri var. Ama sözkonusu iç mekan oldu mu, kimse onun eline su dökemez! Bu resim Kardinal La Rochefoucauld tarafından Argentina tiyatrosunda organize edilen bir müzik ziyafetinin anısına yapılmış. Kardinalin seçkin insanları davet ederek kutladığı olay ise XV.Louis’in büyük oğlu ve varisi Dauphin’in 15 yaşındaki prenses Maria Josepha ile evlenmesi. Argentina tiyatrosunun görkemi bugün de sürmekte. Bugünkü halini görmek isterseniz bu linkte. Panini’nin 18 Mart‘ta yer verdiğim “Gallery of Views of Modern Rome” resmini ve 22 Ağustos‘ta yer verdiğim “Interior of the Pantheon, Rome” resmini hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.
Ressam : Mathieu Le Nain (1607-1677)
Resim : Allegory of Victory (1635)
Nerede : Louvre, Paris, Fransa
Boyutu : 151 cm x 115 cm
Her şeyden bağımsız bu resme tekrar bakmanızı rica ediyorum! Çok ilginç değil mi? Louvre Müzesi 1635 yılında ve Mathieu tarafından yapıldığını onaylamış olmasa, resmi Helena Knoop ya da başka bir kitch düşkünü yaptı zannedebilirdim. 1635 gibi bir yılda bu nasıl bir bakış açısı, nasıl bir kara mizah anlayışı. Adı üstünde kocaman bir kinaye, “allegory” bu! Mathieu, Le Nain kardeşlerin en küçüğüydü. Louise (1593), Antoine (1599) ve Mathieu (1607) adındaki bu 3 kardeş, yaptıkları resimlere dalga geçer gibi sadece La Nain imzası attılar. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için diye buna denir. Kuzey Fransa’daki Laon şehrinde büyüdüler. 1630’da hep birlikte Paris’e taşındılar. Paris o dönemlerde mitoloji ve dini resimlerle meşgulken, onlar kırsal kesimden insanların günlük yaşantısını resimlerine taşıdılar. 1648’de Paris’te Resim ve Heykel Akademisi açıldığında, 3 kardeş de akademinin öğrencisi oldular.Aynı yıl Louise ve Antoine vefat etti. Mathieu kariyerine daha fazla portre yaparak devam etti. Paris’in resmi ressamı oldu, şövalye ünvanı aldı. La Nain imzalı resimlerden hangisinin kime ait olduğu her zaman tartışma konusu oldu. Kardeşler birbirini ayırmak istememiş (bir de sanatçıların egosu yüksek olur derler) ama, sanat dünyası tabiki ayırt etmeye çalışıyor. Bir genelleme yaparsak, daha fazla ev hayatını anlatanlar Louise’e, daha farklı, tuhaf olanlar ise Mathieu’ya mal edildi. Mathieu bu resmi yaptığında sadece 28 yaşındaydı. Resimde bir kadın, bir diğer kadının üzerinde. Kafasında tüylü bir kask, üzerinde kırmızı bir şal, mahrem yerleri örtülmüş, elinde dev bir kuş tüyü (kalem) ve sırtında melek kanatları. Biraz da göbekli :) Delacroix’in resmini mi ti’ye almış derseniz, o resmin yapılmasına daha 200 yıl var! Yerdeki kadının ise kuyruğu yılan gibi. Anlam vermek imkansız, hani bu dönemde yapılmış olsa neleri eleştirdiğini düşünür buluruz da, 1600’lerde bu kinaye gerçekten nefes kesici!
Ressam : Maurice Quentin Delatour (1704-1788)
Resmin Adi : Full-length portrait of the Marquise de Pompadour (1756)
Nerede : Louvre, Paris, Fransa
Boyutu : 177 cm x 130 cm
Fransız ressam Delatour, 18. yy’da Fransa’nın portrecisiydi. En büyük özelliği bu olağanüstü portreleri, yağlıboya değil pastel boya ile yapıyor olmasıydı. Delatour, müzisyen babasının itirazlarına rağmen ressam olmaı kafaya koymuştu. 15 yaşında Paris’e geldi ve bir ressamın stüdyosunda çırak olarak işe başladı. 34 yaşına geldğinde görkemli portrelerini Paris Salon’da sergilenmeye başladı. Portrelerinde detaycıydı, bu küçük detaylar da inanılmaz görkemli görünmelerini sağlıyordu. Detaylı portreleri elbette ilk onda görmedik. Pastel boya ile harikalar yaratan izlenimciler de gördük. Ama rokoko stilinde, hem pastel boya hem de detaycılık elbette onun yüceltilmesi gereken yeteneği. Delatour, 1750’de Kraliyetin portrecisi oldu. 1773’e kadar da bu görevini sürdürdü. Ta ki bir sinir krizi ile çalışamayacak duruma gelene kadar. Hastalığı sebebiyle, son günlerini evinde hapis gibi bir yaşantıyla sürdürdü. 83 yaşında vefat etti. Bu portredeki Marquise de Pompadour, gerçek adıyla Jeanne-Antoinette Poisson, 15. Louis’nin baş metresiydi. Marquise de Pompadour, güzelliği kadar, zekası ve rokoko sanata olan ilgisiyle de ünlüydü.
Ressam : Jean Auguste Dominique Ingres (1780-1867) Resmin Adi : La Grande Odalisque (1814) Nerede : Louvre, Paris, Fransa Boyutu : 88,9 cm x 162,56 cm Ingres’in hiç görmediği Osmanlı kalbini, haremini tasvir ettiği resimlerden bir tane daha. Bu resmi Ingres, Napolyon’un kızkardeşi olan Caroline Murat’ın siparişi üzerine yapmıştı. Prenses Caroline’de yine Ingres’in yaptığı, “La Dormeuse de Naples” isimli bir nü resim daha vardı, o sadece ikinci bir nü istemişti belli ki. Ama sonuç olaylar yaratan bir resim oldu. Ingres Roma’da yaptığı bu resmi Fransa’ya gönderdi. Resim 1819’da Salon’da sergilendiğinde kıyametler koptu. O dönem romatizm ile tanışan Paris entellektüelleri, neoklasisizm’den oryantalizm’e yumuşak bir geçiş olan bu resmi anlayamadı. Kadın orantısızdı bir kere onlara göre, bir kolu diğerinden kısa mıydı, yoksa fazladan omuru mu vardı? Maniyerizm miydi bu, yani kasıtlı olarak mı orantısızdı acaba? Acaba Ingres, görevi sultanı mutlu etmek olan cariyeyi, çok çalışmaktan omurga yapısı bozulmuş olarak tasvir edip mesaj mı vermişti?! Yok daha neler! 200 sene önce de insanlar kibirlerinden ve zorlama fikir üretme ihtiyaçlarından, tıpkı günümüzdeki gibi gözlerinin önündeki güzelliğin tadını çıkaramıyorlarmış. Ingres’in bu resminin eleştirilmesi 1 yıl sürdü. Hatta resmindeki bu orantısızlık Ingres’in hocası, detaycılığı ve gerçekçiliği ile ünlü Jacques Louis David’e bir hakaret kabul edildi. İnanılır gibi değil! Şimdi gözünüzü kapayıp tekrar açın ve bu resme bir bakın. Çırılçıplak bir kadın ama tüm odak noktası gözleri! Ben bu resmi ilk gördüğümde, dibine kadar yaklaşıp, kadının gözlerinin içine bakarken buldum kendimi, öylesine güzel bakıyordu. Ne davetkar, ne de mancup! Kesinlikle büyüleyici! Resimlere önyargılardan uzak, hikayesinden, amacından tamamen bağımsız, tamamen boş gözlerle bakmak gerek. Kendi “güzel” anlayışınızı, göz zevkinizi ancak böyle belirleyebilirsiniz. Güzel resim sadece sizin beğendiğiniz resimdir. Bu sefer de benim anlattıklarımı bir kenara bırakın ve resmi beğenip beğenmediğinize boş gözlerle bakıp karar verin. Ingres’in hayatını ve melhur Türk Hamamı resmini 22 Mayıs‘ta anlatmıştım, hatırlamak isterseniz tarih linkine tıklayın.
Ressam : Jan Van Eyck (1395-1441) Resim : The Virgin of Chancellor Rolin (1435) Nerede : Louvre, Paris, Fransa Boyutu : 66 cm x 62 cm Bir diğer adıyla “Madonna of Chancellor Rolin”, Van Eyck’in Bakan Rolin’in isteğiyle Autun’daki katedral için yapılmıştı. 1805’te Louvre’a taşındı ve hala Louvre’daki tek Van Eyck resmi olarak gururla sergileniyor. Meryem’in kucağında bebek İsa, Rolin tarafından kutsanıyor. Rolin, bebek İsa karşısında diz çökmüş. Arkada mavi elbiseler içinde bir melek Meryem için bir taç tutuyor. Van Eyck her zamanki detaycılığını bu resimde de konuşturmuş. Meryem’in elbisesindeki işlemelerden, sütunların üzerindeki oymalara kadar her detay ince ince işlenmiş. 14. yüzyılın bu gizemli ressamından “The Arnolfini Portrait” vesilesiyle 7 Mart‘ta bahsetmiştim, oto-portresi olduğunu düşünülen bir portre resimden ise 12 Temmuz‘da bahsetmiştim, hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.
Ressam : Jean Cousin The Elder (1490-1560) Resmin Adi : Eve Prima Pandora (1550) Nerede : Louvre, Paris, Fransa Boyutu : 97 cm x 150 cm Jean Cousin, “The Elder” yani “Büyük Olan” lakabıyla anılıyor çünkü aynı ismi verdiği oğlu da bir ressam, oğlunun lakabı ise tabiki “The Younger”. Cousin 10 parmağında 10 marifet kişilerden biri, sadece sanat alanında değil, o aynı zamanda bir matematikçi ve geometri üzerine yayınlanmış kitabı bile var. Cousin’in resim yeteği cam boyamasıyla başlamış ve çok geçmeden pek çok önemli kilisenin, katedralin süslememeri onun elinden çıkıvermiş. Bu resimde, ilk kadın Havva’yı, mitolojideki Pandora ile birleştirmiş. Hani şu açmaması tembihlenen kutuyu, merakına dayanamayıp açan ve tüm kötülükleri dünyaya salıveren kadın. Son anda kutuyu kapatıp, umudu içeride tutan, böylece insanların tüm kötülüklerin içinde olsalar bile, umutlarını hiçbir zaman kaybetmemesini sağlayan Pandora. Havva, bir su perisi gibi, kolunun altında bir kuru kafaya yaslanmış, cennetin bahçesindeyken, arka fonda insanoğlunun kötülüklerle dolu dünyası manzara olmuş.
Ressam : Pierre-Narcisse Guerin (1774 - 1833) Resmin Adi : The Return of Marcus Sextus (1799) Nerede : Louvre , Paris, Fransa Boyutu : 2,17 m x 2,43 m Guerin’in 25 yaşında bir öğrenciyken yaptığı bu resme bir bakın, ileride hocaların hocası olacağı, Delacroix gibi önemli ressamlar yetiştireceğinin habercisiymiş bu resim! Resimdeki Marcus Sextus hayali bir karakter. Marcus, ailesinin ona verdiği güçle sürgündeki zor günlere dayanmış, onlar için kaçmış gelmiş. Ama geldiğinde, eşini yatakta ölü, kızını dizinin dibinde annesine ağlarken bulmuş. Sizce de çok dramatik değil mi? Marcus yatağa oturmuş, hayatını sorguluyor… En sevdiği öldükten sonra, artık ona sürgünlerden kaçacak gücü bu hayatta ne verecek ki! Bu resim Salon’da sergilenmiş ve çok ünlenmiş. Özellikle gökçen olan aileler, resimde kendi hayatlarından da bir kesit bulup resmin ekstra popüler olmasını sağlamışlar. Guerin’i 17 Mart‘ta çarpıcı “Clytemnestra Hesitating before Stabbing the Sleeping Agamemnon” resmi vesilesiyle anlatmıştım, 24 Haziran‘da ise Morpheus and Iris’i anlatmıştım. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.
Ressam : Alfred Sisley (1839-1899)
Resmin Adi : Le Bois des Roches - Veneux - Nadon (1880)
Nerede. : Louvre, Paris, Fransa
Boyutu : 73 cm x 55 cm
Sisley’nin bir görüşte tanınan büyüleyici ağaç resimlerinden… Rüzgarı hissetmemek mümkün değil. “İngiliz” izlenimciden 18 Nisan’da bahsetmiştim, hatırlamak isterseniz burada .
Ressam : Leonardo da Vinci (1452-1519)
Resmin Adi : Mona Lisa - La Gioconda (1503-06 ve 1519)
Nerede : Louvre, Paris, Fransa
Boyutu : 77 cm x 53 cm
Mona Lisa için sadece Leonardo’nun değil, dünyanın en ünlü resmidir desek yeridir. Floransalı ipek tüccarı Francesco del Giocondo, Leonardo’dan eşi Lisa Gherardini’nin bir resmini yapmasını istemişti. Leonardo resmi yapmayı kabul etti ama her zamanki gibi resimle oyalandı, 4 yıl üzerinde çalıştı ama tamamlamadı. 1519’da Fransa’ya gittiğinde Mona Lisa’yı tekrar gözünün önene koyup tamamlayacaktı. Leonardo vefat ettiğinde, Napolyon resmi çok beğendiğinden bir süre sarayında tuttu. Sonra Louvre Müzesi’ne koyuldu. Louvre yönetimi için bir resmin, diğerlerinden daha özel kabul edilmesi ve ayrıcalık tanınması olacak iş değildi. Yıllarca ona da eşit muamele yapılması için uğraştılar. Ancak bir takım popüler olaylar resmin dünyaca ünlü olmasına sebep olunca ve ziyaretçilerin bir kısmı sadece “Mona Lisa”yı görmek için Louvre’a akın edince, yönetim, personelin ricasıyla, müze içine “Mona Lisa” tabelaları koymak zorunda kaldı. Mona Lisa bugün, kurşun geçirmez ve havası ayarlanmış özel bir cam koruma içinde sergileniyor. Peki neydi Mona Lisa’yı bu kadar özel kılan? Resmin özellikleri ayrı, neden bu kadar ünlü olduğu ayrı değerlendirilmeli aslında. Resmi farklı kılan özellikler, özellikle yüzünde tam olarak anlamlandırılamayan tebessüm. Rönesans döneminde, bir kadını oturarak resmetmek de pek de alışıldık durum değil. Hele ki arka fondaki peysaj! Genelde fon hiç kullanılmazken, arkada inanılmaz bir manzara var. Mona Lisa’nın bedeni, başka bir yöne, hatta uzağa bakacak şekilde yerleştirilmişken, yüzü izleyiciye dönük. Ve kaşları yok! Evet, hiç dikkat etmiş miydiniz? Mona Lisa kaşsız. O dönem kaşların tamamını aldırmak bir moda imiş, dolayısıyla Mona Lisa zaten kaşsız olabilir. Ama bir taraftan Rönesans’ın tarihçisi Vassari’nin Mona Lisa’nın kaşlarına methiyeler düzdüğü bir yazısı da var, bu da akla restorasyon sırasında yanlışıkla silinmiş olabileceği ihtimalini getiriyor. Diğer taraftan Vassari, resmi görmeden, Mona Lisa’nın illa bir kaşı olacağını düşünüp, kaşlarının güzelliğini uyurmuş da olabilir. İşte tarih 15.yy olunca, kaynaklar ve güvenililirliği biraz şaşıyor. Peki Mona Lisa’yı dünyaca ünlü yapan olaylar ne oldu? Bir kere, resim Fransa’da tamamlandığı ve Napolyon’a arkadaşı Leonardo’dan kalan, tamamlanmış nadir eserlerinden Mona Lisa’ya ilgi duyduğu için, resim zaten Fransa’da sevilmiş, sahiplenilmişti. Dünyaca ünlü olması ise 4 önemli olaya bağlanabilir. İlki 19. yy’da Fransız sembolist şairler, Mona Lisa’ya şiirlerinde yer vermeye başladılar, Mona Lisa’nın bir vampir, mezarları iyi tanıyan bir “femme fatale” yani baştan çıkarıcı bir kadın olduğunu iddia ettiler, bu da edebiyat dünyasını takip edenlerin ilgisini çekti. İkincisi, 1911’te eski bir Louvre çalışanı Mona Lisa’yı çaldı. 1913’te satmaya çalışırken yakalandı. Hırsız, “ulvi” hırsızlık amacını, Leonardo’nun İtalyan olduğunu ve dolayısıyla resmin İtalya’da bulunması gerektiğine inandığı şekilde açıkladı. Olay bütün gazetlerdeydi ve dünyada duymayan kalmadı. Üçüncüsü, 1919’da Marcel Duchamp, Mona Lisa kartpostalına bıyık ve sakal yaparak, ünlü Dadaizm eserlerinden birini ortaya çıkardı. Duchamp’ı anlatırken bahsetmiştim. Böylece Mona Lisa, Rönesans sanatına ilgi duymayan dadaist ve sürrealist camiada da ünlenmiş oldu. Son olarak Nat King Cole, 1950’de tüm dünyada hit olan ve 8 hafta 1 numaradan inmeden ünlü şarkısında Mona Lisa’dan şöyle bahsediyordu; Mona Lisa, bir aşığın aklını çelmek için mi bu gülümseme, yoksa kırık kalbini bu şekilde mi gizliyorsun? Nat King Cole’den şarkıyı dinlemek isterseniz linki http://goo.gl/NH0rq . İşte Mona Lisa, tüm bu özellikleri ve gerçekleşen olaylarla, Louvre yönetimi tercih etmese de en ülü resim oluverdi. Normalde, popülist işler ilgimi çekmez, hatta aksine bir önyargı duymama sebep olur. Louvre’da hayranı olduğum bir sürü resmi, Mona Lisa popülerliği sebeple bir dolu alakasız turistle birlikte gezmek de en olumsuz yanlarından biri. Ama Mona Lisa ile karşı karşıya kaldığım her anda, önyargılarım beni etkilemedi. Resmin karşısında donup kaldığımı söylemem lazım. Bir şekilde Mona Lisa’da sizi içine çeken bir şey var, bu ünlü olması değil. O tuhaf gülümseme ve arka fondaki derinlik insanı içine çekiyor, karşısında dikilip hayran gözlerle kala kalıyorsunuz. Leonardo’nun hayatını 2. ay dönümü olan 25 Nisan’da anlatmıştım, kısaca hayatını ve Kayalıklardaki Bakiye resminin hikayesini hatırlamak isterseniz linki http://goo.gl/HlpKL .
Ressam : Eugène Delacroix (1798-1863)
Resim : Orphan Girl at the Cemetery (1823-24)
Nerede : Louvre, Paris, Fransa
Boyutu : 66 cm x 54 cm
Delacroix’nun Orphan Girl at the Cemetery, yani Mezarlıktaki Yetim Kız resmi, birçok kişiye göre başka bir resmin ön çalışmasıdır; ancak bana sorarsanız başlı başına bir başyapıttır. Genç kızın yüzündeki ürkeklik ve hissettiği korku ile dolan gözleri fazlasıyla dokunaklı. Resmi ön çalışma olduğunu iddia edenler için, ana resim “Scene des massacres de Scio”, yani Sakız Adası Katliamı resmidir. Osmanlı ordusunun, Yunan sivilleri öldürmesine çok gücenen Delacroix, bir dalkavuk olarak devlete yanaşmak için bu resmi yapmıştır. Eh, güzel de yapmıştır ama bu şüphesiz Orphan Girl at the Cemetery resminin bir eksiz bile olsa, kendi başına bir baş yapıt olmasını engellemez. Delacroix’dan 20 Mart2ta bahsetmiştim, hatırlamak isterseniz linki http://goo.gl/Qu4E7 .
Ressam : Jean Auguste Dominique Ingres (1780-1867)
Resmin Adi : The Turkish Bath (1862)
Nerede : Louvre, Paris, Fransa
Boyutu : 108 cm x 110 cm
Fransız neo-klasik ressam Ingres, Fransa ihtilaller ve romantizm akımıyla uğraşırken, İtalya-Rönesans-Raphael üçgenine takılıp, o döneme bambaşka resimlerle damgasını vurmuştur. Ingres’in babası sanatın her dalında yeteneği ve bilgisi olan bir ustaydı. Ingres’in ilk öğretmeni oldu. Heykel’den,müziğe her sanat dalında temel eğitimini babasından aldı. Resim ve heykelde, akademik eğitimine başladı ama devrim sebeiyle eğitimi yarıda kaldı. Babasının desteği ile Kraliyet Akademisi’nde eğitimine devam etti. Başarılı olup, ödüller kazandıktan sonra, Paris’e Jacques-Louise David’in öğrencisi olmak üzere gitti. David o dönemde, resim sanatının efendisi gibiydi, Ingres de en yenetekli öğrencisi olmuştu. Komposizyon ve insan anatomisi konusundaki becerilerini geliştirdi. 26 yaşında İtalya’ya gitti ve 18 sene yaşadı, 14 yılını Roma’da, 4 yılını Floransa’da geçirdi. Özellikle portreleriyle çok ünlü oldu. Rönesansın derinlerine daldı, Raphael idolü olmuştu. İtalya’da yaptığı resimleri Paris’e gönderiyor, nasıl bir gelişim gösterdiğini adeta ilan ediyordu. Ancak İtalya’da olduğu zamanlar, ihtilal ve özgürlük savaşının resim sanatına bir yansıması olan Romantizm akımına uzak kalmıştı. Paris’e döndükten sonra da Romantizm’i asla anlayamadı, akımın öncüsü Delacroix’nun baş düşmanı olarak anıldı. Ingres, hayatı boyunca güzel kadınların hayranı oldu, sadece resimlerinde değil, hayatında da onlara yer verdi. “The Turkish Bath - Türk Hamamı” resmi, Ingres’in vefatından 5 yıl önce yaptığı, ve büyük tutkusu olan çıplak kadın ve doğu kültürünü bir arada sergilediği başyapıtıdır. Ingres , Osmanlı topraklarında hiç bulunmamıştır. Türk Hamamı ile ilgili tüm bildikleri, İngiliz yazar ve İngiltere Büyükelçisi’nin eşi olarak bir dönem İstanbul’da yaşamış olan Lady Mary Wortley Montagu’nun mektuplarına dayanır. Ingres, Lady Mantagu’nun 2 mektubunu kopyalayıp saklamış. Kendini hazır hissettiğinde, tamamen mektuptaki tasvirlere dayanıp, daha önceden çizdiği çıplak kadınları örnek alarak, hiç canlı model kullanmadan bu resmi yapmıştır. Resim, Picasso’nun ilk kübizm denemelerinden olan Avignon’lu Kizlar’ın da ilhamı olmuştur. Halil Şerif Paşa’nın bir Delacroix hayranı olduğunu anlatmıştım, kim bilir belki sadece “düşmanımın düşmanı, dostumdur” felsefesindendir. Ne de olsa Ingres, Osmanlı Sarayı’nı mahremini resme döken, üstelik de bunu bir başyapıt kıvamında sergileyendi. Ingres, zatürre sebebiyle 86 yaşında Paris’te hayatını kaybetti.
Ressam : Leonardo da Vinci (1452-1519)
Resmin Adi : Virgin of the Rocks (1483-86)
Nerede : Louvre, Paris, Fransa
Boyutu : 199 cm x 122 cm
İtalyan sanat ve bilim adamı Leonardo, sadece Rönesans döneminin değil, 2. bin yılın dâhisidir. Evlilik dışı bir çocuk olarak doğdu. Annesi ve babası ayrı hayatlar kurdu, başkalarıyla evlendi. 14 yaşına geldiğinde ona bakan babanesi ve dedesi vefat edince, mecburen babasının evine, Floransa’ya taşındı. Bu yeni evde dışlanmıştı, üstelik gayrimeşru çocuklar okula da kabul edilmiyordu. Neyseki içindeki dâhiyi farkındaydı, külkedicilik oynamak yerine sanatıyla meşgul oldu. Babasının desteği ile 17 yaşında bir ressamın yanında çırak oldu. 20 yaşına geldiğinde, kendi siparişlerini alıyordu. Yeteneğini ispatlamıştı ama eşcinsel eğilimleri onu neredeyse canından ediyordu. Leonardo’nun üreme eyleminin iticiliği ile ilgili bir söylemi vardı, Freud bunu sonradan “frijit”lik beyanı olarak açıklayacaktı. Ancak Freud yanılıyordu, Leonardo’nun derdi kadınlardı, cinsellikle ilgili bir sorunu yoktu. O dönem eşcinselliğin cezası ölümdü, aile güçlerinin kullanarak davayı düşürdü. Leonardo, bir dolu işini yarım bırakıp, Milano’ya kaçtı; bir şehir için ne büyük hediye! 17 yıl boyunca Milano’da çalıştı. Leonardo’nun kafasında o kadar çok şey vardı ki, yarım kalmış, bitiremediği işleri yüzlerceydi. Neyseki 40 yaşından sonra aklındaki projeleri not almaya başladı da, bugün onu sadece ressam veya heykeltraş olarak değil, bilim adamlığı, anatomiye yaklaşımı ve mucitliği ile de tanıyoruz. 1513’e kadar İtalya’da dolaştı, Floransa ve Roma’da bulundu. Mediciler ve Papa için de çalıştı ama o dönem takıntısı anatomiydi. Papa kadavra kesmesini yasaklamıştı. Fransa kralı 1.Francis’ten teklif tam zamanında geldi, Fransa’nın baş ressamı, baş mühendisi ve baş mimarı olacaktı. Fransa’ya gittikten sonra hiç yeni resim yapmadı. Sağ kolu felç olmuştu. Zaten Leonardo ressam olarak tanınsa da aslında resimleri topu topu 21 taneydi. Fransa Kralı ile uzun sohbetleri ve dostluğu oldu. Bu sebeptendir ki Leonardo 57 yaşında kalp krizinden vefat ettiğinde, kral dostuna ait resimlerinin Fransa’ya getirilmesini buyurdu. Mona Lisa ve Virgin of The Rocks resimlerinin Paris’te olmasının sebebi budur. Herhalde “The Last Supper” Milano duvarlarında bir fresk olmasaydı, o da Louvre yolcusu olurdu. Leonardo’nun Virgin of the Rocks - Kayalıklardaki Bakire resmi oldukça tartışmalı. Resim kilise tarafından ressam Le Predis kardeşlere sipariş edilmişti. Bakire Meryem’in gebeliğinin lekesizliğini savunan bir tarikat, kiliseye bunu anlatan bir resim almasını önermişti. Le Predisler akıllıydı, resme dekor olacak kanatları kendileri yaptılar ama ana resmi daha yetenekli olan Leonardo’ya verdiler. Leonardo resmi yaptı, sonuç bugüne kadar benzeri görülmemiş bir şaheserdi. Meryem, daima resmedildiği gibi tahtta değil, aksine fantastik bir dünyada, bir kayalığın üzerindeydi. Resim aydınlık değil karanlıktı, ışık sadece Meryem, bebek İsa, çocuk vaftizci Yahya ve yanlarındaki dünya güzeli bir meleğin üzerindeydi. Ancak bu resim bir şekilde tarikat ile Leonardo arasında 20 yıl kadar sürecek bir davaya sebep oldu. Kimine göre Leonardo istediği parayı alamadığı için resmi vermemişti, kimine göre ilahi karakterler yeterince ulvi görünmüyordu, düzeltme gerekliydi. Leonardo, Le Predis kardeşlerin tavsiyesiyle 10 yıl sonra resmin ikinci bir kopyasını hazırladı. Bugün Londra Ulusal Galeri’de bulunan bu ikinci resmin, ne kadarını Leonardo’nun yapıp, ne kadarını Le Predis’in yaptığı hala meçhul. İkinci resim sonradan kiliseye verildi ama 1875’lerde satışa çıktığında bir İngiliz koleksiyoner tarafından alınıp, İngiltere’ye götürüldü, 1880’den beri ise Ulusal Galeri’ye ait. Yeni yapılan çalışmalarda, ikinci resmin altında, sadece kızılötesi ışıklar ile görünen ikinci bir taslak daha ortaya çıktı. Meryem’in hem İsa’ya hem de Yahya’ya sarıldığı bir versiyon altta gizliydi. İkinci resimde, melek dışındaki tüm karakterlerin başı üzerine hareler var. Tıpkı Frodo’nun yüzüğe baktığını andaki gibi, benim de kendimden geçerek baktığım Leonardo hareleri… (Londra’daki ikinci versiyon burada http://goo.gl/Skqbq)
Ressam : Pierre-Narcisse Guerin (1774 - 1833)
Resmin Adi : Clytemnestra Hesitating before Stabbing the Sleeping Agamemnon (1817)
Nerede : Louvre , Paris, Fransa
Boyutu : 3,42 m x 3,25 m
Fransız ressam Guerin, 23 yaşında burs kazanarak girip eğitim gördüğü Roma’daki French Academy’de aynı zamanda yöneticilik de yapmış neo-klasisizm ustasıydı. Gericault ve Delacroix gibi usta ressamlar yetiştirmiş iyi bir oğretmendi. Guerin, resimlerinde klasik tarih ve mitolojiden etkilendi. “Klytaimnestra’nın Agamemnon’u Bıçaklamadan Önceki Tereddütü” resminde, mitolojik bir efsaneyi tasvir etmiştir. Mitolojiye göre Klytaimnestra, kocası Agamemnon’un savaş sırasında (Artemis rüzgarlarının serbest bırakılması için) kızını kurban vermesine ve sonrasinda eve başka bir kadın ile dönmesine sinirlenmiş ve sevgilisi ile birlikte Agamemnon’u öldürmeye karar vermişti. Mitoloji bu ya, herhalde o zaman rüzgar yoksa savaşa gidilmiyordu ve kızını kurban vermesi gerekti, halbuki Artemis kızı kurban almak yerine, dişi bir geyik gönderip kızın canını bağışlamış, rüzgarları da serbest bırakmıştı. Agamemnon’u karısı öldürünce, oğulları da babasının intikamını almak için annesi ile sevgilisini öldürmüş. Bu resim Klytaimnestra’nın Agamemnon’u öldürmeden önceki tereddütünü ve sevgilisi Aigisthos’un onu öldürmeye teşvik ettigi anı kusursuz şekilde tasvir ediyor. Resmin karşısında dikildiğinizde, Klytaimnestra’nın gözlerinde hem kin hem de tereddüt görüyorsunuz. Bu resim, bana göre gerçek bir şaheser.