Ressam  : Hale Asaf (1905-1938)
Resim  :  Self-Portrait (Otoportre)
Nerede  : Özel Koleksiyon (Emel Korutürk)
Boyutu  : 50 cm X 36 cm
Hale Asaf, kısacık yaşamında bir taraftan hastalıklarla mücadele etmiş, bir taraftan resim tutkusuyla Avrupa - İstanbul arasında mekik dokumuş önemli bir kadın ressamdı. Hala Asaf İstanbul'da doğdu,  Notre Dame de Sion'da okudu. Akciğerleri kistlerle doluydu, ameliyatları çocuk yaşında başladı. Asaf, aynı zamanda ilk Türk kadın ressamlardan Mihri Müşvik'in yeğeniydi. Resim konusunda ilk eğitimini teyzesinin yanında Roma'da aldı. Mihri Müşfik'in özelliği sadece ilk kadın ressamlardan olması değil, aynı zamanda gerçekçilik konusunda çok yetenekli olmasıydı. Pastel boya ile yaptığı otoportresi, ki pastel boya ile insan betimlemek ne kadar zordur, bunun ispatıdır.  Fransızca bilmesinin avantajıyla Paris'e gitti, resim tekniğini ve vizyonunu geliştirdi. Berlin'de güzel sanatlarda okumaya hak kazandı ve burada iyi bir eğitim aldı, çevre edindi. Berlin'de Fikret Mualla ile arkadaş olmuştu. Hastalığı tekrar nüksedince, Berlin'de bir ameliyat daha oldu. Kurtuluş Savaşı'nın çıkmasıyla ailesinin dengeleri değişir, babası Mısır'a kaçmıştır. İyi bir ortam edinmesine rağmen, İstanbul'dan gelen para kesilince, mecburen yurda döndü. Bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisi'nde eğitimine devam etti, İbrahim Çallı'nın öğrencisi oldu. Cumhuriyet dönemi gençlerinin şanslılarındandı, burs ile Almanya'ya eğitim için gönderilir. Üretken bir döneme girmiştir, pek çok sergiye katılır. Paris'i tekrar ziyaret eder, fovizm ve kübizm üslubunda resimler yapan Andre Lhote'nin öğrencisi olur. 1928'de Türkiye'ye tekrar döndüğünde, tıpkı Malik Aksel gibi, aydın Türk gençlerinin o dönemde en önemli vazifesi olan öğretmenliğe soyunur. Hem resim hem de Fransızca dersleri verir. Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği'nin kurucularından olur. 1931'e kadar Türkiye'de üretkenliği sürdürür. Ancak hastalığı sebeiyle tekrar ameliyat için Paris'e gider. Burada yasaklı İtalyan yazar Antonio Aniante ile tanıştı. Aşk için zorlu şartlarda bir yaşamı kabul eder ve 35 yaşında hastalıktan vefat edene kadar Paris'te  Antonio ile birlikte yaşamıştır. Bu portre Paris'teki hocası Andre Lhote'nin ona kazandırdıklarıyla kübizm etkisinde yaptığı otoportredir. Tekniğinin güzelliği kadar, kendini bir Türk kadını olarak tasviri de çok önemlidir. Kadınsı yönlerini geride bırakmış, ayağı sağlam basan, kendinden emin genç Türk kadınlarını bu otoportre vesilesiyle yansıtmıştır. Hale Asaf'ın bu resmini ilk kez, İstanbul Modern'de şu an devam eden “Hayal ve Hakikat" sergisinde gördüm. Bu sergide yukarıda bahsettiğim teyzesi Mihri Müşvik'e ait otoportre de var. Sergi 22 Ocak'a kadar devam ediyor, yani bu harika resimleri görmek için 1 hafta süreniz kaldı. High-res

Ressam  : Hale Asaf (1905-1938)

Resim  :  Self-Portrait (Otoportre)

Nerede  : Özel Koleksiyon (Emel Korutürk)

Boyutu  : 50 cm X 36 cm

Hale Asaf, kısacık yaşamında bir taraftan hastalıklarla mücadele etmiş, bir taraftan resim tutkusuyla Avrupa - İstanbul arasında mekik dokumuş önemli bir kadın ressamdı. Hala Asaf İstanbul'da doğdu,  Notre Dame de Sion'da okudu. Akciğerleri kistlerle doluydu, ameliyatları çocuk yaşında başladı. Asaf, aynı zamanda ilk Türk kadın ressamlardan Mihri Müşvik'in yeğeniydi. Resim konusunda ilk eğitimini teyzesinin yanında Roma'da aldı. Mihri Müşfik'in özelliği sadece ilk kadın ressamlardan olması değil, aynı zamanda gerçekçilik konusunda çok yetenekli olmasıydı. Pastel boya ile yaptığı otoportresi, ki pastel boya ile insan betimlemek ne kadar zordur, bunun ispatıdır.  Fransızca bilmesinin avantajıyla Paris'e gitti, resim tekniğini ve vizyonunu geliştirdi. Berlin'de güzel sanatlarda okumaya hak kazandı ve burada iyi bir eğitim aldı, çevre edindi. Berlin'de Fikret Mualla ile arkadaş olmuştu. Hastalığı tekrar nüksedince, Berlin'de bir ameliyat daha oldu. Kurtuluş Savaşı'nın çıkmasıyla ailesinin dengeleri değişir, babası Mısır'a kaçmıştır. İyi bir ortam edinmesine rağmen, İstanbul'dan gelen para kesilince, mecburen yurda döndü. Bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisi'nde eğitimine devam etti, İbrahim Çallı'nın öğrencisi oldu. Cumhuriyet dönemi gençlerinin şanslılarındandı, burs ile Almanya'ya eğitim için gönderilir. Üretken bir döneme girmiştir, pek çok sergiye katılır. Paris'i tekrar ziyaret eder, fovizm ve kübizm üslubunda resimler yapan Andre Lhote'nin öğrencisi olur. 1928'de Türkiye'ye tekrar döndüğünde, tıpkı Malik Aksel gibi, aydın Türk gençlerinin o dönemde en önemli vazifesi olan öğretmenliğe soyunur. Hem resim hem de Fransızca dersleri verir. Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği'nin kurucularından olur. 1931'e kadar Türkiye'de üretkenliği sürdürür. Ancak hastalığı sebeiyle tekrar ameliyat için Paris'e gider. Burada yasaklı İtalyan yazar Antonio Aniante ile tanıştı. Aşk için zorlu şartlarda bir yaşamı kabul eder ve 35 yaşında hastalıktan vefat edene kadar Paris'te  Antonio ile birlikte yaşamıştır. Bu portre Paris'teki hocası Andre Lhote'nin ona kazandırdıklarıyla kübizm etkisinde yaptığı otoportredir. Tekniğinin güzelliği kadar, kendini bir Türk kadını olarak tasviri de çok önemlidir. Kadınsı yönlerini geride bırakmış, ayağı sağlam basan, kendinden emin genç Türk kadınlarını bu otoportre vesilesiyle yansıtmıştır. Hale Asaf'ın bu resmini ilk kez, İstanbul Modern'de şu an devam eden “Hayal ve Hakikat" sergisinde gördüm. Bu sergide yukarıda bahsettiğim teyzesi Mihri Müşvik'e ait otoportre de var. Sergi 22 Ocak'a kadar devam ediyor, yani bu harika resimleri görmek için 1 hafta süreniz kaldı.

Ressam  : Lyonel Feininger (1871-1956)
Resim  :  Gaberndorf II (1924)
Nerede  : The Nelson-Atkins Museum of Art, Kansas, ABD
Boyutu  : 100,17 cm X 91,44 cm
Alman dışavurumcu ressam Feininger'in Paris'te kübizmle tanışıp etkilendiğinden bahsetmiştim. Bu kübizm üslubunda yapılmış resimler arasında, ışığı ön plana tutmasıyla oldukça farkedilir bir manzara. Resmin adı olan Gaberndorf, orta Almanya'da Weimar şehrine bağlı küçük bir köy. Feininger'in hayatını ve Jesuiten III isimli dışavurumcu-kubizim arasında kalmış resmini 3 Temmuz‘da anlatmıştım. Resim 23,3 milyon dolara satılmıştı. Feininger'in Uprising isimli dışavurumcu üsluptaki resminden ise 28 Ağustos'ta bahsetmiştim, resim isyancılarla doluydu ama neye isyan ettikleri belirsiz, tam bir komedi! Resimleri ve Feininger'in hayatını hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. High-res

Ressam  : Lyonel Feininger (1871-1956)

Resim  :  Gaberndorf II (1924)

Nerede  : The Nelson-Atkins Museum of Art, Kansas, ABD

Boyutu  : 100,17 cm X 91,44 cm

Alman dışavurumcu ressam Feininger'in Paris'te kübizmle tanışıp etkilendiğinden bahsetmiştim. Bu kübizm üslubunda yapılmış resimler arasında, ışığı ön plana tutmasıyla oldukça farkedilir bir manzara. Resmin adı olan Gaberndorf, orta Almanya'da Weimar şehrine bağlı küçük bir köy. Feininger'in hayatını ve Jesuiten III isimli dışavurumcu-kubizim arasında kalmış resmini 3 Temmuz‘da anlatmıştım. Resim 23,3 milyon dolara satılmıştı. Feininger'in Uprising isimli dışavurumcu üsluptaki resminden ise 28 Ağustos'ta bahsetmiştim, resim isyancılarla doluydu ama neye isyan ettikleri belirsiz, tam bir komedi! Resimleri ve Feininger'in hayatını hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.

Ressam : Caravaggio (1571-1610)
Resmin Adi : The Musicians (1595)
Nerede : Metropolitan, New York, ABD
Boyutu : 92,1 cm x  118,4 cm
Caravaggio 24 yaşındayken, Kardinal Francesco del Monte'nin siparişi üzerine bu resmi yapmıştı. Caravaggio o yıllarda bir melek sayılırdı, kim onun bir katil ve azılı bir kaçak olacağını düşünebilirdi ki! Resmin adı müzisyenler, 3 çocuk müzisyene benziyor ama soldaki kanatlı çocuk melek Cupid değil mi? Cupid'in de müzik aleti çaldığı pek çok resim vardır ama Caravaggio onu başka bir anlam için koymuş. Bakın Cupid'in elinde üzümler, o müzikle pek ilgilenmiyor. Müzik her nasıl insan ruhunu iyi ederse, Cupid'in elindeki üzümler de yani şarap da insanı iyi eder. Resimdeki karakterler uzaklaştıkça gölgeye giriyor, ten renkleri koyuluyor. Caravaggio henüz simsiyah fonlu resimlerine başlamış, ışık oyunlarına başlamamış, tekniği yeni yeni belirginleşiyor. Ama o suratlardaki ifadeler yok mu, Caravaggio'ya ait olduğu işte sadece onlardan  bile belli. 40 yaşına giremeden vefat eden ve tam bir psikopat olarak nitelendirdiğim Caravaggio'nun hayatını “David with the Head of Goliath” resmi vesilesiyle 26 Mart‘ta anlatmıştım. 22 Eylül‘de ise ölümden döndükten sonra yaptığı “Judith Beheading Holofernes" resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. High-res

Ressam : Caravaggio (1571-1610)

Resmin Adi : The Musicians (1595)

Nerede : Metropolitan, New York, ABD

Boyutu : 92,1 cm x  118,4 cm

Caravaggio 24 yaşındayken, Kardinal Francesco del Monte'nin siparişi üzerine bu resmi yapmıştı. Caravaggio o yıllarda bir melek sayılırdı, kim onun bir katil ve azılı bir kaçak olacağını düşünebilirdi ki! Resmin adı müzisyenler, 3 çocuk müzisyene benziyor ama soldaki kanatlı çocuk melek Cupid değil mi? Cupid'in de müzik aleti çaldığı pek çok resim vardır ama Caravaggio onu başka bir anlam için koymuş. Bakın Cupid'in elinde üzümler, o müzikle pek ilgilenmiyor. Müzik her nasıl insan ruhunu iyi ederse, Cupid'in elindeki üzümler de yani şarap da insanı iyi eder. Resimdeki karakterler uzaklaştıkça gölgeye giriyor, ten renkleri koyuluyor. Caravaggio henüz simsiyah fonlu resimlerine başlamış, ışık oyunlarına başlamamış, tekniği yeni yeni belirginleşiyor. Ama o suratlardaki ifadeler yok mu, Caravaggio'ya ait olduğu işte sadece onlardan  bile belli. 40 yaşına giremeden vefat eden ve tam bir psikopat olarak nitelendirdiğim Caravaggio'nun hayatını “David with the Head of Goliath” resmi vesilesiyle 26 Mart‘ta anlatmıştım. 22 Eylül‘de ise ölümden döndükten sonra yaptığı “Judith Beheading Holofernes" resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.

Ressam  :  Diego Velazquez (1599-1660)
Resim  :  Self-Portrait (1640)
Nerede  : Real Academia de Bellas Artes de San Carlos, Valencia, İspanya, İspanya
Boyutu  : 45 m x 38 m
Velazguez'in kendi kadar meşhur, vesikalık tadındaki oto-portresi. Resimdeki kendinden emin, gururlu ve “benim” diyen duruşu çok etkileyici, başka hiçbir oto-portresinde bu kadar havalı değil! Üstelik henüz ne Las meninas'ı ne de The Rokeby Venus'ü yapmış değil. Yine de 24 yaşında sarayın ressamı olan ve yaşadığı süre boyunca baş ressam olan Velazquez'in 41. yaşında hissedebileceği haklı bir gurur. Velazquez’in hayatını ve kübizme ilham veren “Las Meninas” resmini 5 Mart‘ta anlatmıştım. Las Meninas yani Nedimeler öyle bir resim ki Picasso 58 versiyonunu yapmış, düşünün. Picasso'nun Las Meninas versiyonlarından birini de hemen ertesi gün 6 Mart‘ta anlatmıştım. Olaylı resmi The Rokeby Venus'ü ve İlgiltere'deki kadın haklarının kazanılması olayına nasıl karıştığının ilginç öyküsünü 27 Haziran‘da, henüz 19 yaşındayken yaptığı çarpıcı resmi Old Woman Frying Eggs'i ise 15 Ekim'de anlatmıştım. Hatırlamak isterseniz linklere tıklayın. High-res

Ressam  :  Diego Velazquez (1599-1660)

Resim  :  Self-Portrait (1640)

Nerede  : Real Academia de Bellas Artes de San Carlos, Valencia, İspanya, İspanya

Boyutu  : 45 m x 38 m

Velazguez'in kendi kadar meşhur, vesikalık tadındaki oto-portresi. Resimdeki kendinden emin, gururlu ve “benim” diyen duruşu çok etkileyici, başka hiçbir oto-portresinde bu kadar havalı değil! Üstelik henüz ne Las meninas'ı ne de The Rokeby Venus'ü yapmış değil. Yine de 24 yaşında sarayın ressamı olan ve yaşadığı süre boyunca baş ressam olan Velazquez'in 41. yaşında hissedebileceği haklı bir gurur. Velazquez’in hayatını ve kübizme ilham veren “Las Meninas” resmini 5 Mart‘ta anlatmıştım. Las Meninas yani Nedimeler öyle bir resim ki Picasso 58 versiyonunu yapmış, düşünün. Picasso'nun Las Meninas versiyonlarından birini de hemen ertesi gün 6 Mart‘ta anlatmıştım. Olaylı resmi The Rokeby Venus'ü ve İlgiltere'deki kadın haklarının kazanılması olayına nasıl karıştığının ilginç öyküsünü 27 Haziran‘da, henüz 19 yaşındayken yaptığı çarpıcı resmi Old Woman Frying Eggs'i ise 15 Ekim'de anlatmıştım. Hatırlamak isterseniz linklere tıklayın.

Ressam : Edgar Degas  (1834-1817)
Resmin Adi : The Ballet Class - The Dance Class  (1871-74)
Nerede. : Orsay, Paris, Fransa
Boyutu : 85 cm x  75 cm
Degas ve nerede görsek tanıyacağımız büyüleyici balerinleri! “The Orchestra at the Opera” resmini yer verdiğimde de bahsetmiştim, Degas'ın bale gösterisinde müzisyen olan arkadaşları, O'nun bu muhteşem balerinleri daha yakından tanımasına olanak sağlamıştı. Degas, bale ile tanıştıktan sonra, sahne arkasında ve provaları sırasında sürekli onları resmetmeye başladı. Sadece gösteri sırasındaki sahne anları değil, onları esnerken, hocaları başlarında, prensipli ve soluksuz çalışırken de resmetmesi resimleri daha da ilginç kılıyor. Bu resmin önemli bir özelliği ise, Degas'ın zemine de özen göstermesi. Genelde ressamlar ortama ve insanlara odaklandıklarından zeminle pek uğraşmazlar, bulanık bırakırlar, bu resimde tozlu tahtalar bile gözler önünde. Degas'ın hayatını, izlenimciler için önemini ve dahası ne esaslı bir insan olduğunu 24 Mart‘ta “A Cotton Office in New Orleans” vesilesiyle anlatmıştım. 8 Haziran‘da “Blue Dancers” resmine, 9 Kasım‘da “The Orchestra at the Opera” resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. High-res

Ressam : Edgar Degas  (1834-1817)

Resmin Adi : The Ballet Class - The Dance Class  (1871-74)

Nerede. : Orsay, Paris, Fransa

Boyutu : 85 cm x  75 cm

Degas ve nerede görsek tanıyacağımız büyüleyici balerinleri! “The Orchestra at the Opera” resmini yer verdiğimde de bahsetmiştim, Degas'ın bale gösterisinde müzisyen olan arkadaşları, O'nun bu muhteşem balerinleri daha yakından tanımasına olanak sağlamıştı. Degas, bale ile tanıştıktan sonra, sahne arkasında ve provaları sırasında sürekli onları resmetmeye başladı. Sadece gösteri sırasındaki sahne anları değil, onları esnerken, hocaları başlarında, prensipli ve soluksuz çalışırken de resmetmesi resimleri daha da ilginç kılıyor. Bu resmin önemli bir özelliği ise, Degas'ın zemine de özen göstermesi. Genelde ressamlar ortama ve insanlara odaklandıklarından zeminle pek uğraşmazlar, bulanık bırakırlar, bu resimde tozlu tahtalar bile gözler önünde. Degas'ın hayatını, izlenimciler için önemini ve dahası ne esaslı bir insan olduğunu 24 Mart‘ta “A Cotton Office in New Orleans” vesilesiyle anlatmıştım. 8 Haziran‘da “Blue Dancers” resmine, 9 Kasım‘da “The Orchestra at the Opera” resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.

Ressam : Alfred Sisley (1839-1899)
Resmin Adi : Fog, Voisins (1874)
Nerede. : Orsay, Paris, Fransa
Boyutu : 50,5 cm x 65 cm
Sisley, Fransa'da doğmuş bir İngilizdi, hatırlarsınız. Fransa topraklarında doğan izlenimciliğin en usta ressamlarından biriydi, hatta bugün bile pek çok kişi onu Fransız diye bildi ama Fransa onun vatandaşlık başvurusunu geri çevirmişti. Aman yanlışlıkla ondan Fransız diye bahsetmeyin, Fransa bunu hak etmemiş. Sisley eğitimi için bir süre Londra'da bulunmuştu, onun dışında hep Fransa'yı dolaşarak resim yapmıştı. Keşke Sisley'in başka ülkeler hatta başka başka kıtalar gezme şansı da olsaymış. O yaptığı 700 kadar resmin tamamına yakınında manzaralara yer verip, adeta dünyanın güzelliklerini gözlerimiz önüne serdi. Sadece manzaraları, mevsimleri değil, rüzgar gibi, sis gibi ifade etmesi zor hava olaylarını da resimlerine ekledi. Bu muhteşem sis resmi, sadece Sisley için değil, izlenimcilik için de çok önemli bir resim.  Malum, izlenimcilikte, maksimum kontras, konu ne olursa olsun açık bir görüş önemli bir kriter. Sisli bir havada, hem görüş açısı zayıf, hem de renklerin bu kadar soluk olduğu bir ortamda, tekniği uygulamak oldukça zor. Ama imkansız da değilmiş görüyoruz. Resme biraz zaman ayırın ve kendinizi bu sisli tarlada çiçek toplayan kadının yerine koyun. Biraz üşüyebilir, biraz da yalnız hissedebilirsiniz. Ama içinize bir mutluluk yayılacağı kesin! Sisley’nin hayatını “Snow at Louveciennes” resmi eşliğinde 18 Nisan‘da kısaca anlatmıştım. 16 Ağustos‘ta ise Le Bois des Roshes resmine, 28 Ekim‘de ise “Lane near a Small Town” resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. High-res

Ressam : Alfred Sisley (1839-1899)

Resmin Adi : Fog, Voisins (1874)

Nerede. : Orsay, Paris, Fransa

Boyutu : 50,5 cm x 65 cm

Sisley, Fransa'da doğmuş bir İngilizdi, hatırlarsınız. Fransa topraklarında doğan izlenimciliğin en usta ressamlarından biriydi, hatta bugün bile pek çok kişi onu Fransız diye bildi ama Fransa onun vatandaşlık başvurusunu geri çevirmişti. Aman yanlışlıkla ondan Fransız diye bahsetmeyin, Fransa bunu hak etmemiş. Sisley eğitimi için bir süre Londra'da bulunmuştu, onun dışında hep Fransa'yı dolaşarak resim yapmıştı. Keşke Sisley'in başka ülkeler hatta başka başka kıtalar gezme şansı da olsaymış. O yaptığı 700 kadar resmin tamamına yakınında manzaralara yer verip, adeta dünyanın güzelliklerini gözlerimiz önüne serdi. Sadece manzaraları, mevsimleri değil, rüzgar gibi, sis gibi ifade etmesi zor hava olaylarını da resimlerine ekledi. Bu muhteşem sis resmi, sadece Sisley için değil, izlenimcilik için de çok önemli bir resim.  Malum, izlenimcilikte, maksimum kontras, konu ne olursa olsun açık bir görüş önemli bir kriter. Sisli bir havada, hem görüş açısı zayıf, hem de renklerin bu kadar soluk olduğu bir ortamda, tekniği uygulamak oldukça zor. Ama imkansız da değilmiş görüyoruz. Resme biraz zaman ayırın ve kendinizi bu sisli tarlada çiçek toplayan kadının yerine koyun. Biraz üşüyebilir, biraz da yalnız hissedebilirsiniz. Ama içinize bir mutluluk yayılacağı kesin! Sisley’nin hayatını “Snow at Louveciennes” resmi eşliğinde 18 Nisan‘da kısaca anlatmıştım. 16 Ağustos‘ta ise Le Bois des Roshes resmine, 28 Ekim‘de ise “Lane near a Small Town” resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.

Ressam  :  Edvard Munch (1863-1944)
Resim  :  Self-portrait with bottle of wine (1906)
Nerede  : Munch Museum, Oslo, Norveç
Boyutu  : 110,5 cm x 120,5 cm
Edward Munch, alışılmadık bu oto-portrede kendini adeta bir girdabın içinde tasvir etmiş. Munch, artık resim sanatının evlerinde giyinmiş, süslenmiş, poz vermiş insanları değil, acı, korku, aşk insana dair ne varsa hissedilenleri resimlerine yansıtmakta kararlıydı. Bunu kendini tasvir ederken kullanmasına da şaşmamalı. Bu bir oto-portre olmasına rağmen en az ana konu olan kendisi kadar, bulunduğu mekan da resimde yer alıyor. Diğer taraftan bunun bir fiziksel oto-portre olmadığı da ortada. Tamamen psikolojik bir oto-portre. O ve şarabı bir masada yalnızlar, insanlar ona uzak. Ortam üzerine üzerine geliyor, onu boğuyor ama ilgiden değil, ilgisizlikten. Munch'ın o dönemlerde içinde bulunduğu melankolinin mükemmel bir yansıması. Munch'ın hayatını “The Scream” resmi eşliğinde 4 Mart‘ta anlatmıştım. 5 Temmuz'da ise görüp görebileceğimiz en sıradışı “Madonna” portresine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. 

Ressam  :  Edvard Munch (1863-1944)

Resim  :  Self-portrait with bottle of wine (1906)

Nerede  : Munch Museum, Oslo, Norveç

Boyutu  : 110,5 cm x 120,5 cm

Edward Munch, alışılmadık bu oto-portrede kendini adeta bir girdabın içinde tasvir etmiş. Munch, artık resim sanatının evlerinde giyinmiş, süslenmiş, poz vermiş insanları değil, acı, korku, aşk insana dair ne varsa hissedilenleri resimlerine yansıtmakta kararlıydı. Bunu kendini tasvir ederken kullanmasına da şaşmamalı. Bu bir oto-portre olmasına rağmen en az ana konu olan kendisi kadar, bulunduğu mekan da resimde yer alıyor. Diğer taraftan bunun bir fiziksel oto-portre olmadığı da ortada. Tamamen psikolojik bir oto-portre. O ve şarabı bir masada yalnızlar, insanlar ona uzak. Ortam üzerine üzerine geliyor, onu boğuyor ama ilgiden değil, ilgisizlikten. Munch'ın o dönemlerde içinde bulunduğu melankolinin mükemmel bir yansıması. Munch'ın hayatını “The Scream” resmi eşliğinde 4 Mart‘ta anlatmıştım. 5 Temmuz'da ise görüp görebileceğimiz en sıradışı “Madonna” portresine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. 

Ressam  :  Fausto Zonaro  (1854-1929)
Resim  :  Göksu Sefası - On the Goksu (1910)
Nerede  : Özel Koleksiyon (Pera Müzesi), İstanbul, Türkiye
Boyutu  : 101 cm x 131 cm
İtalyan ressam Zonaro, inşaatlarda çalışarak yaşamını sürdüren, ancak sıva sürmesinden bile yeteneğini farkettirmiş bir ressamdı. Ondaki bu yeteneği farkedenler, eğitim alması için onu cesaretlendirdiler. Zonaro, önce  Verona'da bir akademide eğitim aldı, ardından Roma Güzel Sanatlar'dan mezun oldu. Açtığı sergilerde başarılı oldu. Ancak o dönemde, İtalya'da yetenekli ressamdan bol bir şey yoktu, tahmin edersiniz… Paris'e gitti ve bir süre de burada resim yaptı, başarılı da oldu ama yetinmedi. Daha oryantel, daha mistik, görülmemiş, resmedilmemiş manzaralar peşindeydi. Eşiyle birlikte karar verdiler ve bu hayalin peşinden İstanbul'a geldiler. Boğaza girip de Sarayburnu silüetini gördüğü anda, ne doğru kara verdiğini anladı. İstanbul'un her taraftı resmi yapılacak harika manzaralarla doluydu. Çok geçmeden bir çevre oluşturdu, ressam olarak beğeni topladı. Osman Hamdi Bey'in de  dostluğunu kazanmıştı. İstanbul'da bir İtalya'nın bakış açısı ile o dönemi yansıtan harika resimler yaptı. Bugün bu resimler, İstanbul'daki mimari, ve sosyal hayatı gösteren çok değerli resimlerdir. Her hafta Galata Köprüsü üzerinde gerçekleşen “Ertuğrul Süvari Alayı"nın geçiti, çok ilgisini çekti, bu törenin bir resmini yaptı. Bu resim vesilesiyle II.Abdülmecit'in huzuruna çıkarıldı.  II. Abdülmecit, yeteneğini çok beğendiği Zonaro'ya hem Mecidi Nişan'ı verdi,  hem de onu saray ressamı ilan etti. Zonaro, bu görevi mutlulukla kabul etti ve görevi gereği sarayın ilgisini çekecek resimler yaptı. İstanbul'un fethi ile ilgili bir seri resmi de bu görevi sırasında yaptı. Ancak 31 Mart ayaklanması sonrası Zonaro'nun İstanbul'daki düzeni bozuldu, 1909'da saray ressamlığı ünvanı elinden alındı ve bir nevi kendisine yol verildi. Zonaro çok severek gelip, çok mutlu yaşadığı İstanbul'dan mecburen ayrıldı. İtalya'da geri dönü, ve 79 yaşındayken San Remo'da vefat etti. Bu Göksu Sefası resmi de dahil, Zonaro yaptığı kadın portrelerinde de çok başarılıydı. Suna ve İnan Kıraç Vakfı'na ait olan bu resim, bir dönem Pera Müzesi'nde sergileniyordu. Şu an sergilenmiyor ancak yakında tekrar sergileneceğini umuyorum. High-res

Ressam  :  Fausto Zonaro  (1854-1929)

Resim  :  Göksu Sefası - On the Goksu (1910)

Nerede  : Özel Koleksiyon (Pera Müzesi), İstanbul, Türkiye

Boyutu  : 101 cm x 131 cm

İtalyan ressam Zonaro, inşaatlarda çalışarak yaşamını sürdüren, ancak sıva sürmesinden bile yeteneğini farkettirmiş bir ressamdı. Ondaki bu yeteneği farkedenler, eğitim alması için onu cesaretlendirdiler. Zonaro, önce  Verona'da bir akademide eğitim aldı, ardından Roma Güzel Sanatlar'dan mezun oldu. Açtığı sergilerde başarılı oldu. Ancak o dönemde, İtalya'da yetenekli ressamdan bol bir şey yoktu, tahmin edersiniz… Paris'e gitti ve bir süre de burada resim yaptı, başarılı da oldu ama yetinmedi. Daha oryantel, daha mistik, görülmemiş, resmedilmemiş manzaralar peşindeydi. Eşiyle birlikte karar verdiler ve bu hayalin peşinden İstanbul'a geldiler. Boğaza girip de Sarayburnu silüetini gördüğü anda, ne doğru kara verdiğini anladı. İstanbul'un her taraftı resmi yapılacak harika manzaralarla doluydu. Çok geçmeden bir çevre oluşturdu, ressam olarak beğeni topladı. Osman Hamdi Bey'in de  dostluğunu kazanmıştı. İstanbul'da bir İtalya'nın bakış açısı ile o dönemi yansıtan harika resimler yaptı. Bugün bu resimler, İstanbul'daki mimari, ve sosyal hayatı gösteren çok değerli resimlerdir. Her hafta Galata Köprüsü üzerinde gerçekleşen “Ertuğrul Süvari Alayı"nın geçiti, çok ilgisini çekti, bu törenin bir resmini yaptı. Bu resim vesilesiyle II.Abdülmecit'in huzuruna çıkarıldı.  II. Abdülmecit, yeteneğini çok beğendiği Zonaro'ya hem Mecidi Nişan'ı verdi,  hem de onu saray ressamı ilan etti. Zonaro, bu görevi mutlulukla kabul etti ve görevi gereği sarayın ilgisini çekecek resimler yaptı. İstanbul'un fethi ile ilgili bir seri resmi de bu görevi sırasında yaptı. Ancak 31 Mart ayaklanması sonrası Zonaro'nun İstanbul'daki düzeni bozuldu, 1909'da saray ressamlığı ünvanı elinden alındı ve bir nevi kendisine yol verildi. Zonaro çok severek gelip, çok mutlu yaşadığı İstanbul'dan mecburen ayrıldı. İtalya'da geri dönü, ve 79 yaşındayken San Remo'da vefat etti. Bu Göksu Sefası resmi de dahil, Zonaro yaptığı kadın portrelerinde de çok başarılıydı. Suna ve İnan Kıraç Vakfı'na ait olan bu resim, bir dönem Pera Müzesi'nde sergileniyordu. Şu an sergilenmiyor ancak yakında tekrar sergileneceğini umuyorum.

Ressam  :  Jan Van Eyck  (1395-1441)
Resim  :  Portrait of Margaret van Eyck (1439)
Nerede  : Groeningemuseum, Bruges, Belçika
Boyutu  : 41,2cm x 34,6cm
Van Eyck'in oto-portresi olduğu düşünülen resmin çok benzer bir versiyonu da bu, eşi için yaptığı portre. Portre biraz daha büyük ancak vücut konumu, siyah fon ve kişinin resimde kapladığı alan açısından çok benzer bir resim. Van Eyck elbette istisnasız şekilde, bu resminin çerçevesine de bir takım yazılar iliştirmiş; “kocam Johannes beni 17 Haziran 1439'da, 33 yaşındayken tamamladı” yazıyor, ve klasik cümlesi “As I can” ile devam ediyor. Van Eyck, din konusu dışına çıktığı her portrede harikalar yaratmış, gizemli bir ressam. Döneminin çok ilerisinde resimler yapması, ilklere imza atması bir tarafa, bir de marjinal tavırları olan, cesur bir ressamdı. 35 yaşında, yolun yarısında ölmesi, gerçekten haksızlık. Van Eyck'in meşhur Arnolfini  Portresini ve hayatını 7 Mart‘ta anlatmıştım. 12 Temmuz‘da yukarıda bahsettiğim ve oto-portresi olduğunu düşünülen resminden ve 24 Eylül'de Louvre'daki tek resmi “The Virgin of Chancellor Rolin"den bahsetmiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.  High-res

Ressam  :  Jan Van Eyck  (1395-1441)

Resim  :  Portrait of Margaret van Eyck (1439)

Nerede  : Groeningemuseum, Bruges, Belçika

Boyutu  : 41,2cm x 34,6cm

Van Eyck'in oto-portresi olduğu düşünülen resmin çok benzer bir versiyonu da bu, eşi için yaptığı portre. Portre biraz daha büyük ancak vücut konumu, siyah fon ve kişinin resimde kapladığı alan açısından çok benzer bir resim. Van Eyck elbette istisnasız şekilde, bu resminin çerçevesine de bir takım yazılar iliştirmiş; “kocam Johannes beni 17 Haziran 1439'da, 33 yaşındayken tamamladı” yazıyor, ve klasik cümlesi “As I can” ile devam ediyor. Van Eyck, din konusu dışına çıktığı her portrede harikalar yaratmış, gizemli bir ressam. Döneminin çok ilerisinde resimler yapması, ilklere imza atması bir tarafa, bir de marjinal tavırları olan, cesur bir ressamdı. 35 yaşında, yolun yarısında ölmesi, gerçekten haksızlık. Van Eyck'in meşhur Arnolfini  Portresini ve hayatını 7 Mart‘ta anlatmıştım. 12 Temmuz‘da yukarıda bahsettiğim ve oto-portresi olduğunu düşünülen resminden ve 24 Eylül'de Louvre'daki tek resmi “The Virgin of Chancellor Rolin"den bahsetmiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. 

Ressam  : Roy Lichtenstein (1923-1997)
Resim  : Bauhaus Stairway (1988)
Nerede  : Moma, New York, ABD
Boyutu  : 238,8 cm x 167,6 cm
Lichtenstein'ın, Oskar Schlemmer'in aynı isimli resmine itafen yaptığı resim. Schlemmer, Almanya'da mimari akım olarak başlayıp sonrasında tüm sanat akımlarını derinden etkileyen Bauhaus akımının öğretmenlerindedi. Bu resmi öğretmenliği bıraktıktan 3 yıl sonra yapmış. Bauhaus akımı, Naiziler tarafından dejenere bulunmuş ve yasaklanmıştı hatırlarsanız. Schlemmer de dışlanan sanatçılardan biriydi, resmin ilham kaynağı olan ve 1932'de yapılan orjinaline bu linkten bakabilirsiniz. Lichtenstein'ın Schlemmer'i anmak ve şükranlarını sunmak üzere bu resmi yeniden yorumlaması oldukça şık bir hareket. Lichtenstein'ın ilham almak konusunda hiçbir sıkıntısı yoktu biliyorsunuz, oğlunun Mickey kitabından, çizgi romanlara kadar herşey onun ilham meleği olabilirdi. Lichtenstein'dan “Grrrrrrrrrrr!” resmi vesilesiyle 1 Mart‘ta bahsetmiştim. “Drawning Girl” resmine 14 Haziran‘da,  "Girl with Ball" resmine 7 Eylül‘de, 4 Ekim‘de “Girl with Tear III” resmine ve 8 Kasım‘da “Dr. Waldmann from Expressionist Woodcuts" resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.  High-res

Ressam  : Roy Lichtenstein (1923-1997)

Resim  : Bauhaus Stairway (1988)

Nerede  : Moma, New York, ABD

Boyutu  : 238,8 cm x 167,6 cm

Lichtenstein'ın, Oskar Schlemmer'in aynı isimli resmine itafen yaptığı resim. Schlemmer, Almanya'da mimari akım olarak başlayıp sonrasında tüm sanat akımlarını derinden etkileyen Bauhaus akımının öğretmenlerindedi. Bu resmi öğretmenliği bıraktıktan 3 yıl sonra yapmış. Bauhaus akımı, Naiziler tarafından dejenere bulunmuş ve yasaklanmıştı hatırlarsanız. Schlemmer de dışlanan sanatçılardan biriydi, resmin ilham kaynağı olan ve 1932'de yapılan orjinaline bu linkten bakabilirsiniz. Lichtenstein'ın Schlemmer'i anmak ve şükranlarını sunmak üzere bu resmi yeniden yorumlaması oldukça şık bir hareket. Lichtenstein'ın ilham almak konusunda hiçbir sıkıntısı yoktu biliyorsunuz, oğlunun Mickey kitabından, çizgi romanlara kadar herşey onun ilham meleği olabilirdi. Lichtenstein'dan “Grrrrrrrrrrr!” resmi vesilesiyle 1 Mart‘ta bahsetmiştim. “Drawning Girl” resmine 14 Haziran‘da,  "Girl with Ball" resmine 7 Eylül‘de, 4 Ekim‘de “Girl with Tear III” resmine ve 8 Kasım‘da “Dr. Waldmann from Expressionist Woodcuts" resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. 

Ressam : Alphonse Mucha (1860-1939)
Resmin Adi : Madonna of the Lilies (1905)
Nerede. : Mucha Museum, Prag, Çek Cumhuriyeti
Boyutu : 247 cm x 182 cm
Mucha'nın posterlerinde konu ettiği masum ve güzel kadınları, bu defa bir resimde ve dini temalı görmemizi Kudüs'ten atılan bir kazığa borçuyuz. Mucha, Kudüs'te bir kiliseyi dekore etmesi için Meryem Ana temalı bir resim siparişi almış. Şipariş son dakika iptal edilmiş ancak Mucha resmi çoktan bitirmiş. Mucha, resimde Meryem Ana'yı her zamanki güzel ve masum kadınları tarzında resmetmiş ve saflığını ilahi semboller kullanmak yerine, çiçeklerle ifade etmiş. Saflığın sembolü olan beyaz zambaklara aynı zamanda “Madonna Lilies” deniyor, o kadar özdeşleşmiş Meryem Ana ile. Resimde Meryem Ana bu beyaz zambakları etrafına yayıyor adeta. Altta oturan küçük kız ise bir geleneksel kıyafet giymiş, elinde ise bir sarmaşık. Sarmaşıklar ise anmayı, hatırlamayı temsil ediyor.  Mucha’nın hayatını 14 Mayıs‘ta “Maude Adams as Joan of Arc” resmi eşliğinde anlatmıştım, 14 Kasım‘da ise Princess Hyacinth resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linkine tıklayın. High-res

Ressam : Alphonse Mucha (1860-1939)

Resmin Adi : Madonna of the Lilies (1905)

Nerede. : Mucha Museum, Prag, Çek Cumhuriyeti

Boyutu : 247 cm x 182 cm

Mucha'nın posterlerinde konu ettiği masum ve güzel kadınları, bu defa bir resimde ve dini temalı görmemizi Kudüs'ten atılan bir kazığa borçuyuz. Mucha, Kudüs'te bir kiliseyi dekore etmesi için Meryem Ana temalı bir resim siparişi almış. Şipariş son dakika iptal edilmiş ancak Mucha resmi çoktan bitirmiş. Mucha, resimde Meryem Ana'yı her zamanki güzel ve masum kadınları tarzında resmetmiş ve saflığını ilahi semboller kullanmak yerine, çiçeklerle ifade etmiş. Saflığın sembolü olan beyaz zambaklara aynı zamanda “Madonna Lilies” deniyor, o kadar özdeşleşmiş Meryem Ana ile. Resimde Meryem Ana bu beyaz zambakları etrafına yayıyor adeta. Altta oturan küçük kız ise bir geleneksel kıyafet giymiş, elinde ise bir sarmaşık. Sarmaşıklar ise anmayı, hatırlamayı temsil ediyor.  Mucha’nın hayatını 14 Mayıs‘ta “Maude Adams as Joan of Arc” resmi eşliğinde anlatmıştım, 14 Kasım‘da ise Princess Hyacinth resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linkine tıklayın.

Ressam : Jean-Leon Gerome (1824-1904)
Resmin Adi : Pollice Verso - Thumbs Down (1872)
Nerede : Phoenix Art Museum, Phoenix, ABD
Boyutu : 96,5 cm x 149,2 cm
Fransa'yı oryantalizm ile tanıştıran usta ressamdan beklenmedik bir gladyatör sahnesi. Gerome, kahraman ve ölüm makinesi sıfatları arasına sıkışmış gladyatörlerin hayatını dramatik bulmuş olmalı. Gladyatörler dövüşteki son darbe öncesi, rakibini öldürmek ve öldürmemek arasında karar vermek için seyircilerin yukarıya ya da aşağıya bakan baş parmaklarını kolluyorlarmış. Rakibin hayatı bir baş parmağının hangi yöne baktığına bağlı, felaket. Çoğunluğun baş parmakları aşağı bakıyorsa, geçmiş olsun. Bu sahne Gerome'u etkilediği gibi, Gerome'un bu resmi de film yapımcılarını etkilemiş. Gladiator filmindeki tüyler ürpertici sahneyi hatırlarsınız, öldür emri gelecek mi, yoksa baş parmak aşağı mı bakacak? Gerome'un hayatını 21 Temmuz‘da The Carpet Merchant resmi eşliğinde anlatmıştım. 4 Eylül'de ise muhteşem portrelerinden biri olan Pelt Merchant in Cairo resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz, tarih linklerine tıklayın. High-res

Ressam : Jean-Leon Gerome (1824-1904)

Resmin Adi : Pollice Verso - Thumbs Down (1872)

Nerede : Phoenix Art Museum, Phoenix, ABD

Boyutu : 96,5 cm x 149,2 cm

Fransa'yı oryantalizm ile tanıştıran usta ressamdan beklenmedik bir gladyatör sahnesi. Gerome, kahraman ve ölüm makinesi sıfatları arasına sıkışmış gladyatörlerin hayatını dramatik bulmuş olmalı. Gladyatörler dövüşteki son darbe öncesi, rakibini öldürmek ve öldürmemek arasında karar vermek için seyircilerin yukarıya ya da aşağıya bakan baş parmaklarını kolluyorlarmış. Rakibin hayatı bir baş parmağının hangi yöne baktığına bağlı, felaket. Çoğunluğun baş parmakları aşağı bakıyorsa, geçmiş olsun. Bu sahne Gerome'u etkilediği gibi, Gerome'un bu resmi de film yapımcılarını etkilemiş. Gladiator filmindeki tüyler ürpertici sahneyi hatırlarsınız, öldür emri gelecek mi, yoksa baş parmak aşağı mı bakacak? Gerome'un hayatını 21 Temmuz‘da The Carpet Merchant resmi eşliğinde anlatmıştım. 4 Eylül'de ise muhteşem portrelerinden biri olan Pelt Merchant in Cairo resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz, tarih linklerine tıklayın.

Ressam : Gustav Klimt (1862-1918)
Resmin Adi : Mäda Primavesi (1912)
Nerede : Metropolitan, New York, ABD
Boyutu : 149,9 cm x 110,5 cm
Gustav Klimt, adeta imzası olan altın motifli resimleriyle ünlendikten sonra da yeni bir şeyler denemekten vazgeçmedi. “The Kiss” resminden 4 yıl sonra yaptığı bu tam boy portrede, altın işlemeler yerini, yumuşak tonlardaki çiçek motiflerine bırakmış. Ama bunun da bir Klimt resmi olduğu ilk görüşte anlaşılıyor. Bu da Gustav Klimt'in benzersiz kadın tasvirlerinin, aslında altın işlemeleri kadar belirleyici bir işaret olduğunun ispatı. Resimdeki genç kız, Mäda Primavesi. Mäda, önde gelen bir finansçı ve bir aktristin kızları. Klimt, Mäda'nın bu resmi dışında başka resim ve karalamalarını yapmış, yüzünü etkileyici bulduğu kesin. Klimt'in hayatından 29 Eylül‘de “The Kiss” resmi eşliğinde bahsetmiştim. 14 Mart‘ta "Portrait of Adele Bloch-Bauer I"e, 14 Ağustos‘ta “Portrait of a Lady”ye ve 2 Aralık‘ta “Danae” resmine yer vermiştim, hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.  High-res

Ressam : Gustav Klimt (1862-1918)

Resmin Adi : Mäda Primavesi (1912)

Nerede : Metropolitan, New York, ABD

Boyutu : 149,9 cm x 110,5 cm

Gustav Klimt, adeta imzası olan altın motifli resimleriyle ünlendikten sonra da yeni bir şeyler denemekten vazgeçmedi. “The Kiss” resminden 4 yıl sonra yaptığı bu tam boy portrede, altın işlemeler yerini, yumuşak tonlardaki çiçek motiflerine bırakmış. Ama bunun da bir Klimt resmi olduğu ilk görüşte anlaşılıyor. Bu da Gustav Klimt'in benzersiz kadın tasvirlerinin, aslında altın işlemeleri kadar belirleyici bir işaret olduğunun ispatı. Resimdeki genç kız, Mäda Primavesi. Mäda, önde gelen bir finansçı ve bir aktristin kızları. Klimt, Mäda'nın bu resmi dışında başka resim ve karalamalarını yapmış, yüzünü etkileyici bulduğu kesin. Klimt'in hayatından 29 Eylül‘de “The Kiss” resmi eşliğinde bahsetmiştim. 14 Mart‘ta "Portrait of Adele Bloch-Bauer I"e, 14 Ağustos‘ta “Portrait of a Lady”ye ve 2 Aralık‘ta “Danae” resmine yer vermiştim, hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. 

Ressam  : Edouard Manet (1832-1883)
Resim  : The Fife Player (1866)
Nerede  : Orsay, Paris, Fransa
Boyutu : 160 cm x 97 cm
Manet'nin beni ikilemde bırakan tek resmi, bu yan flüt çalan çocuk portresi. Bir taraftan ikinci sınıf bir fotoğrafçıda çekilmiş bir sünnet çocuğu fotoğrafını andırıyor, bir taraftan resim kendine çekiyor. Hem sakil buluyorum, hem de her gördüğümde karşısında dikilmekten kendimi alamıyorum. Bu ikilemi yaşayan sadece ben değildim, Salon da bir tuhaf bulmuş, önce sergilemeyi reddetmiş. Emile Zola ise bu resim sayesinde büyük bir Manet hayranı olmuş, gazetesindeki köşesinde Manet'ye methiyeler düzmüş. Manet, 1865'te İspanya'ya gittiğinde Velasquez'in Pablo de Valladolid adlı resminden çok etkilenmiş. Hatta, bunun hayatında gördüğü en güçlü resim olduğunu iddia etmiş. Belli belirsiz bir fon, koyu renklerde bir portre, fon adeta yoğun bir hava gibi konuyu çevrelemiş… Bu resimden etkilendiğini ve bunu denemek istediğini açıkça ifade etmiş zaten. Paris'e geri döndüğünde, bu Fransız çocuğu bir İspanyol asilzade gibi giydirip bu resmi yapmış. Fondaki gölgeye ve boyuta dikkat edin, zemin ve arka plan arasında çok narin bir renk geçişi var, çocuğun ayağının yere bastığı hissini veren bu renk farkı. Manet’den olaylı “Olympia” resmi vesilesiyle 27 Şubat‘ta bahsetmiştim. 13 Haziran‘da ise “Spanish Singer”, 13 Ağustos‘ta Morisot portresi ve 7 Kasım‘da bir diğer tartışmalı resmi “A Bar at the Folies-Bergere"e yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.  High-res

Ressam  : Edouard Manet (1832-1883)

Resim  : The Fife Player (1866)

Nerede  : Orsay, Paris, Fransa

Boyutu : 160 cm x 97 cm

Manet'nin beni ikilemde bırakan tek resmi, bu yan flüt çalan çocuk portresi. Bir taraftan ikinci sınıf bir fotoğrafçıda çekilmiş bir sünnet çocuğu fotoğrafını andırıyor, bir taraftan resim kendine çekiyor. Hem sakil buluyorum, hem de her gördüğümde karşısında dikilmekten kendimi alamıyorum. Bu ikilemi yaşayan sadece ben değildim, Salon da bir tuhaf bulmuş, önce sergilemeyi reddetmiş. Emile Zola ise bu resim sayesinde büyük bir Manet hayranı olmuş, gazetesindeki köşesinde Manet'ye methiyeler düzmüş. Manet, 1865'te İspanya'ya gittiğinde Velasquez'in Pablo de Valladolid adlı resminden çok etkilenmiş. Hatta, bunun hayatında gördüğü en güçlü resim olduğunu iddia etmiş. Belli belirsiz bir fon, koyu renklerde bir portre, fon adeta yoğun bir hava gibi konuyu çevrelemiş… Bu resimden etkilendiğini ve bunu denemek istediğini açıkça ifade etmiş zaten. Paris'e geri döndüğünde, bu Fransız çocuğu bir İspanyol asilzade gibi giydirip bu resmi yapmış. Fondaki gölgeye ve boyuta dikkat edin, zemin ve arka plan arasında çok narin bir renk geçişi var, çocuğun ayağının yere bastığı hissini veren bu renk farkı. Manet’den olaylı “Olympia” resmi vesilesiyle 27 Şubat‘ta bahsetmiştim. 13 Haziran‘da ise “Spanish Singer”, 13 Ağustos‘ta Morisot portresi ve 7 Kasım‘da bir diğer tartışmalı resmi “A Bar at the Folies-Bergere"e yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. 

Ressam  : Gustave Courbet (1819-1877)
Resim  :  Desparate Man - Self-portrait (1843-45)
Nerede  : Özel Koleksiyon
Boyutu : 45 cm x 55 cm
Courbet, Fransa'da romantizm akımının gözden düştüğü günlerde, realizm akımında resimler yaparak parlayan ve resim sanatına yeni bir yön veren bir ressam, aynı zamanda da bir düşünce adamıydı. Courbet (Fransızca dilimiz döndüğünce Kuh-be vurgusuyla okuyabiliriz), Fransa'nın İsviçre'ye yakın Ornans'da doğmuştu. Bir çok Fransız aile gibi, Courbet'nin ailesi de oğullarını avukat olması hayaliyle Paris'e gönderdi. Courbet'nin zaten resme ilgisi vardı, bir de Paris'te uygun ortam bulunca okulu bıraktı ve kendini geliştirmenin yollarını aradı. Teknik olarak romantizmden haz etse de, düşünce ve konu olarak gerçekçilik ilgisini çok çekiyordu. Hollanda ziyareti sırasında gördüğü Rembrandt resimleri, onu daha da teşvik etti, bir ressam arkasında yaşadığı dönemden izler bırakmalıydı. Courbet'nin gerçekçilik üslubu sadece teknik olarak gerçeğe en yakın şekilde resim yapmak değil, çevresinde gördüğü ve bilinmeyen toplumsal gerçeklikleri de ortaya koymak olmuştu. Salon tarafından reddedilen resimlere sahip bir ressamken, üslubunu ortaya koyarak şansını terse çevirmeye başardı. 30'lu yaşlarının başındayken yaptığı “Ornans'ta Cenaze” resmi Salon'da sergileninde çok ses getirdi, hızlı bir üne kavuştu. Ornans'ta büyük amcasının cenazesine katılmıştı. Bu olayı resmetmek istediğinde, olay aklında kaldığı kadarıyla modellerle resmetmek yerine, köyünde cenazeye katılmış herkesi tek tek bu resim için dikti, poz verdirdi. Gerçekçiliğin de bu kadarı… Ama resimde gerçek kişiler, gerçek ortamda bulunmasına rağmen,  insanların yüzlerinde bir bir cenaze draması yoktu. Bu durum eleştri aldı belki de ama esas gerçekçilik bu olmalıydı, ölüm de doğum kadar normal bir olaydı ve aslında insanlar cenazede dik durabiliyordu, illa perişan görünmüyorlardı. Courbet ünlenince, ona gösterilen bu ilgiden, sorulan sorulardan, bir ressam olarak değil, sorgulayan bir insan olarak da faydalandı. Fırsat buldukça, sosyalist konuşmalar yaptı. Cinsel içerikli, hatta fazlasıyla erotik sayılabilecek bazı resimler yaptı.  "The Origin of the World" adlı metaforunda bir kadının cinsel organını resmin tamamında konu etti, “Sleep” adlı resminde ise masum bir uykudan değil, çırılçıplak iki kadının bir yatakta uzanmasını konu ediyordu. Bu resimlerin yasaklanması Courbet'nin ününe ün kattı. 1970'de sansürsüz sanat için bir bildiri yayınladı. III. Napolyon'un ona sunduğu şeref nişanını reddedince hayranları arttı. Tam üzerinde devrim başladı, III. Napolyon görevden indirilince kurulan Paris Komünü, Courbet'ye önemli bir görev verdi, müzelerin yağmalanmadan koruması ona ait olacaktı. Ancak Paris Kömünü'nün hareketleri aşırılaşında, Courbet bu görevden istifa etti. Courbet istifa etmişti ama yıkılan Vendome sütununun faturası ona kesildi. Hem 6 ay hapis yatacaktı, hem de sütunun onarılması masraflarını karşılayacaktı. İsviçre'ye kaçtı, hayatını hiç haketmediği şekilde sürgünde yaşamaya başladı. Ceza Mayıs 1871'de açıklandı, Courbet'nin bu parayı ödemesi için 33 sene çalışıp para ödemesi gerekecekti. Ancak aynı yıl, yılbaşı gecesine yetişemeden, 31 Aralık 1871'de karaciğer rahatsızlığı sebebiyle vefat etti. Bu sürgün hayatı ve üzüntü onu alkolik yapmıştı. 20'li yaşlarında yaptığı bu oto-portre oldukça çarpıcı, kendinde gördüğü duyguyu resmin adına vermiş “çaresiz adam”. Courbet'yle ilgili anlattıklarıma ek olarak, mutlaka söylemem gereken bir şey var. Bu düşünce adamı, arkasından söylenmesini istediği cümleyi 50 yaşındayken sıralamıştı,  onu bu şekilde anmazsak olmaz. “50 yaşındayım, daima özgürlük içinde yaşadım, hayatımı özgür tamamlamama ve öldüğümde arkamdan bunların söylenmesine müsade edin; O hiçbir okula, kiliseye, kuruma, akademiye ait değildi, tek bir rejimi benimsedi o da özgürlük rejimiydi. High-res

Ressam  : Gustave Courbet (1819-1877)

Resim  :  Desparate Man - Self-portrait (1843-45)

Nerede  : Özel Koleksiyon

Boyutu : 45 cm x 55 cm

Courbet, Fransa'da romantizm akımının gözden düştüğü günlerde, realizm akımında resimler yaparak parlayan ve resim sanatına yeni bir yön veren bir ressam, aynı zamanda da bir düşünce adamıydı. Courbet (Fransızca dilimiz döndüğünce Kuh-be vurgusuyla okuyabiliriz), Fransa'nın İsviçre'ye yakın Ornans'da doğmuştu. Bir çok Fransız aile gibi, Courbet'nin ailesi de oğullarını avukat olması hayaliyle Paris'e gönderdi. Courbet'nin zaten resme ilgisi vardı, bir de Paris'te uygun ortam bulunca okulu bıraktı ve kendini geliştirmenin yollarını aradı. Teknik olarak romantizmden haz etse de, düşünce ve konu olarak gerçekçilik ilgisini çok çekiyordu. Hollanda ziyareti sırasında gördüğü Rembrandt resimleri, onu daha da teşvik etti, bir ressam arkasında yaşadığı dönemden izler bırakmalıydı. Courbet'nin gerçekçilik üslubu sadece teknik olarak gerçeğe en yakın şekilde resim yapmak değil, çevresinde gördüğü ve bilinmeyen toplumsal gerçeklikleri de ortaya koymak olmuştu. Salon tarafından reddedilen resimlere sahip bir ressamken, üslubunu ortaya koyarak şansını terse çevirmeye başardı. 30'lu yaşlarının başındayken yaptığı “Ornans'ta Cenaze” resmi Salon'da sergileninde çok ses getirdi, hızlı bir üne kavuştu. Ornans'ta büyük amcasının cenazesine katılmıştı. Bu olayı resmetmek istediğinde, olay aklında kaldığı kadarıyla modellerle resmetmek yerine, köyünde cenazeye katılmış herkesi tek tek bu resim için dikti, poz verdirdi. Gerçekçiliğin de bu kadarı… Ama resimde gerçek kişiler, gerçek ortamda bulunmasına rağmen,  insanların yüzlerinde bir bir cenaze draması yoktu. Bu durum eleştri aldı belki de ama esas gerçekçilik bu olmalıydı, ölüm de doğum kadar normal bir olaydı ve aslında insanlar cenazede dik durabiliyordu, illa perişan görünmüyorlardı. Courbet ünlenince, ona gösterilen bu ilgiden, sorulan sorulardan, bir ressam olarak değil, sorgulayan bir insan olarak da faydalandı. Fırsat buldukça, sosyalist konuşmalar yaptı. Cinsel içerikli, hatta fazlasıyla erotik sayılabilecek bazı resimler yaptı.  "The Origin of the World" adlı metaforunda bir kadının cinsel organını resmin tamamında konu etti, “Sleep” adlı resminde ise masum bir uykudan değil, çırılçıplak iki kadının bir yatakta uzanmasını konu ediyordu. Bu resimlerin yasaklanması Courbet'nin ününe ün kattı. 1970'de sansürsüz sanat için bir bildiri yayınladı. III. Napolyon'un ona sunduğu şeref nişanını reddedince hayranları arttı. Tam üzerinde devrim başladı, III. Napolyon görevden indirilince kurulan Paris Komünü, Courbet'ye önemli bir görev verdi, müzelerin yağmalanmadan koruması ona ait olacaktı. Ancak Paris Kömünü'nün hareketleri aşırılaşında, Courbet bu görevden istifa etti. Courbet istifa etmişti ama yıkılan Vendome sütununun faturası ona kesildi. Hem 6 ay hapis yatacaktı, hem de sütunun onarılması masraflarını karşılayacaktı. İsviçre'ye kaçtı, hayatını hiç haketmediği şekilde sürgünde yaşamaya başladı. Ceza Mayıs 1871'de açıklandı, Courbet'nin bu parayı ödemesi için 33 sene çalışıp para ödemesi gerekecekti. Ancak aynı yıl, yılbaşı gecesine yetişemeden, 31 Aralık 1871'de karaciğer rahatsızlığı sebebiyle vefat etti. Bu sürgün hayatı ve üzüntü onu alkolik yapmıştı. 20'li yaşlarında yaptığı bu oto-portre oldukça çarpıcı, kendinde gördüğü duyguyu resmin adına vermiş “çaresiz adam”. Courbet'yle ilgili anlattıklarıma ek olarak, mutlaka söylemem gereken bir şey var. Bu düşünce adamı, arkasından söylenmesini istediği cümleyi 50 yaşındayken sıralamıştı,  onu bu şekilde anmazsak olmaz. “50 yaşındayım, daima özgürlük içinde yaşadım, hayatımı özgür tamamlamama ve öldüğümde arkamdan bunların söylenmesine müsade edin; O hiçbir okula, kiliseye, kuruma, akademiye ait değildi, tek bir rejimi benimsedi o da özgürlük rejimiydi.