Ressam : Jack Vettriano  (1951)
Resmin Adi : The Billy Boys (1994)
Nerede : Özel Koleksiyon
Boyutu : 61 cm x 76,2 cm
Bugün Karaköy gittiğim bir kafenin duvarları Vettriano'nun baskılarıyla doluydu. Ne kadar hoş, böyle zevk sahibi insanlar tarafından dekore edilmiş olması. Malum, gördüğüm andan itibaren aklımdaki tek ressam Vettriano oldu, özlemişim. Yaşayan efsane Vettriano'nun, 1994'teki “Chimes at Midnight” sergisinde en çok ses getiren resmiydi “The Billy Boys”. Bu resim bazı kültürlerde fazlasıyla “eşcinsel”, bazı kültürlerde ise fazlasıyla “sert erkek” olarak algılanıyor. Vettriano'nun İskoç olduğunu düşünürsek, bunun bir grup “sert erkek” olması daha muhtemel. Bende yarattığı his ise, Rezervuar Köpekleri filminden bir kare. Film kahvaltıya başlıyor biliyorsunuz. Saki Mr.White, Mr. Orange, Mr.Pink ve Mr.Brown o kahvaltı sahnesinden önce planları konuşmak üzere sabahlamışlar, gün ağırınca da kahvaltı için bir kafenin yolunu tutmuşlar gibi. Tabi önemli olan, bu resmi satınalan kişinin, her gün bu resmi görürken neler hissettiği. Vettriano'nun her ne kadar 2 milyon TL gibi uçuk bir fiyata satılan resmi olsa da, normalde resimlerinin fiyatları 10-110 bin pound arası, yani astronomik değil. Resimlerin sayılı adetteki nadir kopyaları, çerçeveletmek üzere hazırlanan iyi kalite baskıları ve hatta kartpostalları da imzalı, onaylı şekilde 3 pound'dan başlayan fiyatlarda satışa sunuluyor. Vettriano sadece yeteneğiyle değil, aynı zamanda sahip olduğu pazarlama dehası sayesinde, bugün sanatını takdir eden herkesi bir gün resimlerinden birini satın alabilecek bir müşteri grubuna dahil ediyor. Bugün ben dahil, Vettriano seven pek çok kişi bir gün resimlerinden birine sahip olmayı hayal edebiliyoruz. Vettriano’nun hayatını “Night Calls” eşliğinde 18 Mayıs‘ta anlatmıştım. 18 Temmuz‘da yaklaşık 2 milyon'a satıldığını söylediğim ünlü “Signing Butler” resminine, 13 Eylül‘de “Sunshine and Champagne” resmine ve 27 Kasım‘da Jive  resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. High-res

Ressam : Jack Vettriano  (1951)

Resmin Adi : The Billy Boys (1994)

Nerede : Özel Koleksiyon

Boyutu : 61 cm x 76,2 cm

Bugün Karaköy gittiğim bir kafenin duvarları Vettriano'nun baskılarıyla doluydu. Ne kadar hoş, böyle zevk sahibi insanlar tarafından dekore edilmiş olması. Malum, gördüğüm andan itibaren aklımdaki tek ressam Vettriano oldu, özlemişim. Yaşayan efsane Vettriano'nun, 1994'teki “Chimes at Midnight” sergisinde en çok ses getiren resmiydi “The Billy Boys”. Bu resim bazı kültürlerde fazlasıyla “eşcinsel”, bazı kültürlerde ise fazlasıyla “sert erkek” olarak algılanıyor. Vettriano'nun İskoç olduğunu düşünürsek, bunun bir grup “sert erkek” olması daha muhtemel. Bende yarattığı his ise, Rezervuar Köpekleri filminden bir kare. Film kahvaltıya başlıyor biliyorsunuz. Saki Mr.White, Mr. Orange, Mr.Pink ve Mr.Brown o kahvaltı sahnesinden önce planları konuşmak üzere sabahlamışlar, gün ağırınca da kahvaltı için bir kafenin yolunu tutmuşlar gibi. Tabi önemli olan, bu resmi satınalan kişinin, her gün bu resmi görürken neler hissettiği. Vettriano'nun her ne kadar 2 milyon TL gibi uçuk bir fiyata satılan resmi olsa da, normalde resimlerinin fiyatları 10-110 bin pound arası, yani astronomik değil. Resimlerin sayılı adetteki nadir kopyaları, çerçeveletmek üzere hazırlanan iyi kalite baskıları ve hatta kartpostalları da imzalı, onaylı şekilde 3 pound'dan başlayan fiyatlarda satışa sunuluyor. Vettriano sadece yeteneğiyle değil, aynı zamanda sahip olduğu pazarlama dehası sayesinde, bugün sanatını takdir eden herkesi bir gün resimlerinden birini satın alabilecek bir müşteri grubuna dahil ediyor. Bugün ben dahil, Vettriano seven pek çok kişi bir gün resimlerinden birine sahip olmayı hayal edebiliyoruz. Vettriano’nun hayatını “Night Calls” eşliğinde 18 Mayıs‘ta anlatmıştım. 18 Temmuz‘da yaklaşık 2 milyon'a satıldığını söylediğim ünlü “Signing Butler” resminine, 13 Eylül‘de “Sunshine and Champagne” resmine ve 27 Kasım‘da Jive  resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.

Ressam : Sandro Botticelli (1445-1510)
Resmin Adi : La Primavera - Spring (1477-1482)
Nerede : Uffizi, Floransa, İtalya
Boyutu : 203 cm x 314 m
Botticelli, yani Rönesans'ın persfektif ve anatomi konusunda sınıfta kalmış, ama aynı zamanda her tür güzelliği (bir kadın veya bir çiçek), inanılmaz detaylı ve zarif resmedebilen abisi. Botticelli bu resmi kuzen Medici'nin (Pierfrancesco) siparişiyle yapmıştı. Her zamanki gibi güzellik ve zarafet konusundaki takıntısını özene bezene bu resme işledi. Resimde yaklaşık 170 çeşit çiçek var, toplamda 500'e yakın çiçek incelikle resme yerleştirilmiş. Resim baharı anlatıyor ve resimdeki her bir karakter Botticelli'nin eklediği detaylar sayesinde belirgin. Merkezde Venüs, malum denizde veya yatakta olmadığından giyinik. Venüs'ün etrafında, ağaçların arasında görünen gökyüzüne dikkat edin. Onu iki kanatlı bir tak gibi sarıyor. Venüs'ün hemen üzerinde Eros, okunu 3 güzel tanrıçaya doğrultmuş. Bu tanrıçalar neşeyi, çiçeklenmeyi ve zarafeti temsil ediyor. En soldaki Merkür, ticaretin tanrısı; tanrıların habercisi olan. Onu ayağındaki kanatlı ayakkabılarından tanıyoruz. En sağdaki mavi tenli Zephyrus, rüzgar tanrısı Anemo'inin batı rüzgarları sorumlusu, baharda üflediği meltemle yazı hissettiren. Zephyrus'un geliş sebebi belli, mitolojiye göre gökyüzünden Flora için geliyor. Sırtından yakaladığı, paniklemiş olan kadın Flora, Zephyrus'un üflemesiyle hamile kalıyor ve bir anda güzeller güzeli Spring'e dönüşüyor. Yani o sağdaki yan yana iki kadın aynı kişiler, hamile kalmasıyla birlikte yaşadığı dönüşümü gösteriyor. Bu resim Rönesans döneminin en ünlü resimlerinden biri olmasıyla beraber, hakkında en çok konuşulan, sırrı çözülmeye çalışılan resimlerden de biri. Ne sırrıysa o, anlayabilmiş değilim. Mitolojik karakterler bir arada, bahar ayına bir gönderme var, acaba cinselliği mi anlatıyor, gizemi nedir, neden vs vs… Bazen insanların sırf boş vakit değerlendirmek için soru ürettiğini düşünüyorum. Resmin adı da bahar, anlattığı da bahar işte, niye gizem arıyorsunuz? Tanrıçalar bir arada, çiçeklerle birlikte baharın gelişi kutluyor. Herkes aşka gelmiş, ticaret tanrısı Merkür bile dalından meyve yiyiyor, keyfine diyecek yok. Biraz çirkince olan Flora, hamile kalıp güzeller güzeli Spring'e dönüşüyor. Bence tüm Botticelli resimlerindeki ortak gizem, bir Rönesans dahisinin nasıl olup da perspektif konusunda bu kadar başarısız olup, yine de resimlerinde ön planda tuttuğu güzelliğin, eksiklerinin farkedilmesine izin vermeyecek kadar üstün gelmesidir. Baksanıza, resimde neredeyse kimsenin ayağı yere adam akıllı basmıyor, ormanda değil havada dizili gibiler. Ama ilk bakışta biz bunu görüyor muyuz ya da umurumuzda mı tabi ki hayır! Botticelli'nin hayatını ve Venus and Mars resmini 21 Mart‘ta anlatmıştım. 31 Mayıs'ta The Birth of Venus'ü anlatmıştım. 27 Ağustos'ta ise Fortitude resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.  High-res

Ressam : Sandro Botticelli (1445-1510)

Resmin Adi : La Primavera - Spring (1477-1482)

Nerede : Uffizi, Floransa, İtalya

Boyutu : 203 cm x 314 m

Botticelli, yani Rönesans'ın persfektif ve anatomi konusunda sınıfta kalmış, ama aynı zamanda her tür güzelliği (bir kadın veya bir çiçek), inanılmaz detaylı ve zarif resmedebilen abisi. Botticelli bu resmi kuzen Medici'nin (Pierfrancesco) siparişiyle yapmıştı. Her zamanki gibi güzellik ve zarafet konusundaki takıntısını özene bezene bu resme işledi. Resimde yaklaşık 170 çeşit çiçek var, toplamda 500'e yakın çiçek incelikle resme yerleştirilmiş. Resim baharı anlatıyor ve resimdeki her bir karakter Botticelli'nin eklediği detaylar sayesinde belirgin. Merkezde Venüs, malum denizde veya yatakta olmadığından giyinik. Venüs'ün etrafında, ağaçların arasında görünen gökyüzüne dikkat edin. Onu iki kanatlı bir tak gibi sarıyor. Venüs'ün hemen üzerinde Eros, okunu 3 güzel tanrıçaya doğrultmuş. Bu tanrıçalar neşeyi, çiçeklenmeyi ve zarafeti temsil ediyor. En soldaki Merkür, ticaretin tanrısı; tanrıların habercisi olan. Onu ayağındaki kanatlı ayakkabılarından tanıyoruz. En sağdaki mavi tenli Zephyrus, rüzgar tanrısı Anemo'inin batı rüzgarları sorumlusu, baharda üflediği meltemle yazı hissettiren. Zephyrus'un geliş sebebi belli, mitolojiye göre gökyüzünden Flora için geliyor. Sırtından yakaladığı, paniklemiş olan kadın Flora, Zephyrus'un üflemesiyle hamile kalıyor ve bir anda güzeller güzeli Spring'e dönüşüyor. Yani o sağdaki yan yana iki kadın aynı kişiler, hamile kalmasıyla birlikte yaşadığı dönüşümü gösteriyor. Bu resim Rönesans döneminin en ünlü resimlerinden biri olmasıyla beraber, hakkında en çok konuşulan, sırrı çözülmeye çalışılan resimlerden de biri. Ne sırrıysa o, anlayabilmiş değilim. Mitolojik karakterler bir arada, bahar ayına bir gönderme var, acaba cinselliği mi anlatıyor, gizemi nedir, neden vs vs… Bazen insanların sırf boş vakit değerlendirmek için soru ürettiğini düşünüyorum. Resmin adı da bahar, anlattığı da bahar işte, niye gizem arıyorsunuz? Tanrıçalar bir arada, çiçeklerle birlikte baharın gelişi kutluyor. Herkes aşka gelmiş, ticaret tanrısı Merkür bile dalından meyve yiyiyor, keyfine diyecek yok. Biraz çirkince olan Flora, hamile kalıp güzeller güzeli Spring'e dönüşüyor. Bence tüm Botticelli resimlerindeki ortak gizem, bir Rönesans dahisinin nasıl olup da perspektif konusunda bu kadar başarısız olup, yine de resimlerinde ön planda tuttuğu güzelliğin, eksiklerinin farkedilmesine izin vermeyecek kadar üstün gelmesidir. Baksanıza, resimde neredeyse kimsenin ayağı yere adam akıllı basmıyor, ormanda değil havada dizili gibiler. Ama ilk bakışta biz bunu görüyor muyuz ya da umurumuzda mı tabi ki hayır! Botticelli'nin hayatını ve Venus and Mars resmini 21 Mart‘ta anlatmıştım. 31 Mayıs'ta The Birth of Venus'ü anlatmıştım. 27 Ağustos'ta ise Fortitude resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. 

Ressam : Rene Magritte (1898-1967)
Resmin Adi : The Human Condition  (1933)
Nerede : National Gallery of Art, Washington, USA
Boyutu : 100 cm x 81 cm
Ne demiştik, bir şeyin ilkini yapan, öncüsü olana saygımız sonsuz!  Bundan 15 sene kadar önce, bir sergide orta sınıf bir ressamı dahi ilan etmiştim. Resme 3 boyut vermek üzere, kanvasın çakılı olduğu tahta kısmı, göründüğü şekilde resmin üzerinde boyamış ve bir illüzyon yaratmıştı. Tabi o dönemde ben Rene Magritte'in adını bile duymamıştım. Meğer o ressam da bir Magritte hayranıymış. Magritte'in bu resimde yaptığı şey de her zamanki gibi zihinlerimize oynamak, bizi eğlendirmek. İtiraf edin, resme bakında ilk çerçevedeki resmi gerçek manzaraya benzetmiş mi onu kontrol etmek oluyor. Nasıl da kandık :) Her ikisi de Magritte'in elinden çıkmış tek seferde çıkmış bir bütün değil mi sanki… Şövalenin ayakları, pencerenin hemen önünde, üzerine duran kasnağa gerçek hissi vermek için sağda bir güzel bahsettiğim tahta kısmı boyamış, bir de solda azıcık perdenin üstüne taşırmış. Resimlerinde elmayla yüzünü saklamaya meraklı olan Magritte, bu resimde de manzaradaki ağacı, şövaledeki resim ile gizlemiş.  Magritte'in hayatını, anlattıklarını  “The Son of Man” resmi eşliğinde 8 Nisan‘da anlatmıştım.  “La Golconde”ye 22 Haziran‘da, The Mysteries of the Horizon’a 11 Ağustos‘ta, “Homesickness”a 13 Ekim‘de ve Horse Riding'e 22 Aralık'ta yer vermiştim. Bu müthiş adamı keşfetmek isterseniz tarih linklerine tıklayın.  High-res

Ressam : Rene Magritte (1898-1967)

Resmin Adi : The Human Condition  (1933)

Nerede : National Gallery of Art, Washington, USA

Boyutu : 100 cm x 81 cm

Ne demiştik, bir şeyin ilkini yapan, öncüsü olana saygımız sonsuz!  Bundan 15 sene kadar önce, bir sergide orta sınıf bir ressamı dahi ilan etmiştim. Resme 3 boyut vermek üzere, kanvasın çakılı olduğu tahta kısmı, göründüğü şekilde resmin üzerinde boyamış ve bir illüzyon yaratmıştı. Tabi o dönemde ben Rene Magritte'in adını bile duymamıştım. Meğer o ressam da bir Magritte hayranıymış. Magritte'in bu resimde yaptığı şey de her zamanki gibi zihinlerimize oynamak, bizi eğlendirmek. İtiraf edin, resme bakında ilk çerçevedeki resmi gerçek manzaraya benzetmiş mi onu kontrol etmek oluyor. Nasıl da kandık :) Her ikisi de Magritte'in elinden çıkmış tek seferde çıkmış bir bütün değil mi sanki… Şövalenin ayakları, pencerenin hemen önünde, üzerine duran kasnağa gerçek hissi vermek için sağda bir güzel bahsettiğim tahta kısmı boyamış, bir de solda azıcık perdenin üstüne taşırmış. Resimlerinde elmayla yüzünü saklamaya meraklı olan Magritte, bu resimde de manzaradaki ağacı, şövaledeki resim ile gizlemiş.  Magritte'in hayatını, anlattıklarını  “The Son of Man” resmi eşliğinde 8 Nisan‘da anlatmıştım.  “La Golconde”ye 22 Haziran‘da, The Mysteries of the Horizon’a 11 Ağustos‘ta, “Homesickness”a 13 Ekim‘de ve Horse Riding'e 22 Aralık'ta yer vermiştim. Bu müthiş adamı keşfetmek isterseniz tarih linklerine tıklayın. 

Ressam : Albrecht Dürer (1471-1528)
Resmin Adi : Self-Portrait or Portrait of the Artist Holding a Thistle (1493)
Nerede : Louvre, Paris, Fransa
Boyutu : 56 cm x  44 cm
Zamanının 600 yıl ilerisinde yaşayan Albrecht Dürer, beni ressamlar arasında en çok şaşırtanlardan biri. 21. yy'da yaşasaydı, hala ilginç bir sanatçı kabul edilirdi. Düşünün ki o, Michelangelo Sistine Şapel'i, Leonardo Mona Lİsa'yı boyarken, o tutup hiç görmediği bir gergedanın tavsirlerden yola çıkarak gravürünü yapmıştı. Bahsetmiştim, Avrupa Dürer'in gravüründen sonraki 3 yüzyıl boyunca gerganı sadece onun resminde gördü. Bu oto-portresi ise batı resim tarihindeki ilk oto-portre. Ressamların kalabalık komposizyonlarda kendilerini bir şekilde resme dahil etmeleri alışıldık bir şeydi ama oturup da kendini boyayana ilk kez rastlanıyordu. Bu da bir şey mi, hayatını anlatırken özellikle söylemiştim, Dürer dünya tarihinde logo ve ticari markayı ilk kullanan insan. Resim yapmaya o kadar düşkündü ki, ve bu resimleri makul fiyata satarak daha çok insana ulaştırmayı o kadar istiyorduki, taklitçileri çıkmıştı. Çareyi logosunu basmakta ve eğer taklit eden çıkarsa, imparatordan aldığı telif hakkını kullarak ceza çektirmeye bile hazırdı. Dürer, sen ne kadar tuttuğunu koparan, ne kadar dahi bir adammışsın! Dürer'in 22 yaşındayken yaptığı bu oto-portre bir ilk olarak geçiyor ama Dürer'in için ilk değil, o daha 13 yaşındayken karakalem ile oto-portresini yapmıştı bile. Dürer bu resmi yaptığında, babasının başgöz etmesi sonucu evlenmek üzereydi. Resimde tarihin hemen yanında bir not var, burada şöyle diyor : Yukarıdan ne yazıldığıysa, başıma geliyor". Dürer'in dine, özellikle İsa'ya düşkünlüğünden bahsetmiştim, hatta sırf bu sebeple saçlarını uzatıyor İsa gibi pozlar veriyordu. Bu resimdeki bakışı da biraz şaşkın, henüz aynaya bakarak kendini resmetmeyi tam çözememiş gibi, ya da evleneceği için bu şaşkın halini bilinçli olarak eklemiş de olabilir. Elinde de bir deve dikeni, oldukça esprili. Dürer'in hayatını 29 Mart‘ta Mavi Kuzgun Kanadı resmi eşliğinde anlatmıştım. 7 Haziran‘da “Young Hare”ye ve 17 Ekim‘de The Rhinoceros resimlerine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerini tıklayın.  

Ressam : Albrecht Dürer (1471-1528)

Resmin Adi : Self-Portrait or Portrait of the Artist Holding a Thistle (1493)

Nerede : Louvre, Paris, Fransa

Boyutu : 56 cm x  44 cm

Zamanının 600 yıl ilerisinde yaşayan Albrecht Dürer, beni ressamlar arasında en çok şaşırtanlardan biri. 21. yy'da yaşasaydı, hala ilginç bir sanatçı kabul edilirdi. Düşünün ki o, Michelangelo Sistine Şapel'i, Leonardo Mona Lİsa'yı boyarken, o tutup hiç görmediği bir gergedanın tavsirlerden yola çıkarak gravürünü yapmıştı. Bahsetmiştim, Avrupa Dürer'in gravüründen sonraki 3 yüzyıl boyunca gerganı sadece onun resminde gördü. Bu oto-portresi ise batı resim tarihindeki ilk oto-portre. Ressamların kalabalık komposizyonlarda kendilerini bir şekilde resme dahil etmeleri alışıldık bir şeydi ama oturup da kendini boyayana ilk kez rastlanıyordu. Bu da bir şey mi, hayatını anlatırken özellikle söylemiştim, Dürer dünya tarihinde logo ve ticari markayı ilk kullanan insan. Resim yapmaya o kadar düşkündü ki, ve bu resimleri makul fiyata satarak daha çok insana ulaştırmayı o kadar istiyorduki, taklitçileri çıkmıştı. Çareyi logosunu basmakta ve eğer taklit eden çıkarsa, imparatordan aldığı telif hakkını kullarak ceza çektirmeye bile hazırdı. Dürer, sen ne kadar tuttuğunu koparan, ne kadar dahi bir adammışsın! Dürer'in 22 yaşındayken yaptığı bu oto-portre bir ilk olarak geçiyor ama Dürer'in için ilk değil, o daha 13 yaşındayken karakalem ile oto-portresini yapmıştı bile. Dürer bu resmi yaptığında, babasının başgöz etmesi sonucu evlenmek üzereydi. Resimde tarihin hemen yanında bir not var, burada şöyle diyor : Yukarıdan ne yazıldığıysa, başıma geliyor". Dürer'in dine, özellikle İsa'ya düşkünlüğünden bahsetmiştim, hatta sırf bu sebeple saçlarını uzatıyor İsa gibi pozlar veriyordu. Bu resimdeki bakışı da biraz şaşkın, henüz aynaya bakarak kendini resmetmeyi tam çözememiş gibi, ya da evleneceği için bu şaşkın halini bilinçli olarak eklemiş de olabilir. Elinde de bir deve dikeni, oldukça esprili. Dürer'in hayatını 29 Mart‘ta Mavi Kuzgun Kanadı resmi eşliğinde anlatmıştım. 7 Haziran‘da “Young Hare”ye ve 17 Ekim‘de The Rhinoceros resimlerine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerini tıklayın.  

Ressam  : Salvador Dali (1904-1989)
Resim  : Atomic Leda - Leda Atomica (1949)
Nerede  : Fundacion Gala-Salvador Dali, Figueras, İspanya
Boyutu  : 61 cm x  46 cm
Dali'nin Hiroşima'ya atılan atom bombası sonrası sanatında ve sanata yaklaşımında değişiklikler olduğundan bahsetmiştim. Dali, resimlerinin modern çağın ispat ettiği yeni kuramları içermesi gerektiği, ancak bu şekilde güncelliğini koruyabileceği ile ilgili bir fikre kapılmıştı. Resimdeki kadını tanımışsınızdır, Dali'nin biricik eşi Gala, resme adını veren Leda karakteri olarak poz veriyor. Leda, mitolojide Sparta tanrıçası olarak geçiyor. Zeus ise Leda'ya hayran. Leda bir başkasıyla evlendiği gece, Zeus kuğu biçimde Leda'ın odasına sızıyor, onunla birlikte oluyor. Ve tabiki hiçbir şeyden haberi olmayan kocası da. Efsaneye göre, bu iki birleşmeden iki ikiz yumurta oluşuyor, Zeus'un genlerini alan çocuklar, her iki ikizden birer tanesi, ölümsüz çocuklar olarak doğuyor; Pollux ve Helen. Resimdeki kuğu ve yumurtalar neyin nesi derseniz, sebebi bu hikayeye bir gönderme.  Resimdeki yerleşimi ise Dali, altın oranı göz önünde bulundurarak itinayla yapıyo. Dikkat ederseniz reismdeki öğeler bir beşgene tam olarak olarak oturuyor. Ve gelelim resmin en önemli özelliğine, hiçbir şey ama hiçbir şey birbirine dokunmuyor. İŞte Dali'nin atom fiziğine yaptığı gönderme ve bu bilginin sanatına konu oluşu. Dali yaptığı açıklamada da altını özellikle çiziyor : “kuğu, Leda'ya dokunmuyor, Leda kaideye dokunmuyor, kaide zemine dokunmuyor, zemin deniz dokunmuyor…” Dali'ye bu fikri veren atom fiziği, “nothing touches” teorisi, yani hiçbir şey birbirine dokunmaz. Anlamı şu, her ne kadar cisimler birbirine dokunuyor gürünse de aslında atomları asla birbirine dokunmaz, atomları birbirine dokunmayan da dokunmuş sayılmaz. İki farklı cismin atomlarında bulunan protonlar arasındaki uzaklık, proporsiyonunu göz önünde bulundurarak düşündüğümüzde, dünyanın güneşe olan uzaklığından daha fazladır. İşte tüm bunlar sevgili Dali'nin ilgisini çekmiş, iyiki de çekmiş, böyle izlemesi, keşfetmesi keyifli resimler bırakmış bize. Dali’den ilk kez 28 Şubat‘ta “Belleğin Azmi” resmi vesilesiyle bahsetmiştim. Projemin ilk günleri olduğu için çok kısa yazmak için kendimi fazlasıyla zorluyordum. Hoş, Mart itibariyle kendimi zorlamadan anlatmaya değer bulduğum ne varsa yazmaya başladım. Dali’nin hayatını da 17 Eylül‘de Gala’nın portresi eşliğinde anlattım. Picasso portresine 21 Ekim‘de ve doğduğundan beri en büyük problemi olan abisi “Dali"nin portresine ise 20 Aralık‘ta yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.     High-res

Ressam  : Salvador Dali (1904-1989)

Resim  : Atomic Leda - Leda Atomica (1949)

Nerede  : Fundacion Gala-Salvador Dali, Figueras, İspanya

Boyutu  : 61 cm x  46 cm

Dali'nin Hiroşima'ya atılan atom bombası sonrası sanatında ve sanata yaklaşımında değişiklikler olduğundan bahsetmiştim. Dali, resimlerinin modern çağın ispat ettiği yeni kuramları içermesi gerektiği, ancak bu şekilde güncelliğini koruyabileceği ile ilgili bir fikre kapılmıştı. Resimdeki kadını tanımışsınızdır, Dali'nin biricik eşi Gala, resme adını veren Leda karakteri olarak poz veriyor. Leda, mitolojide Sparta tanrıçası olarak geçiyor. Zeus ise Leda'ya hayran. Leda bir başkasıyla evlendiği gece, Zeus kuğu biçimde Leda'ın odasına sızıyor, onunla birlikte oluyor. Ve tabiki hiçbir şeyden haberi olmayan kocası da. Efsaneye göre, bu iki birleşmeden iki ikiz yumurta oluşuyor, Zeus'un genlerini alan çocuklar, her iki ikizden birer tanesi, ölümsüz çocuklar olarak doğuyor; Pollux ve Helen. Resimdeki kuğu ve yumurtalar neyin nesi derseniz, sebebi bu hikayeye bir gönderme.  Resimdeki yerleşimi ise Dali, altın oranı göz önünde bulundurarak itinayla yapıyo. Dikkat ederseniz reismdeki öğeler bir beşgene tam olarak olarak oturuyor. Ve gelelim resmin en önemli özelliğine, hiçbir şey ama hiçbir şey birbirine dokunmuyor. İŞte Dali'nin atom fiziğine yaptığı gönderme ve bu bilginin sanatına konu oluşu. Dali yaptığı açıklamada da altını özellikle çiziyor : “kuğu, Leda'ya dokunmuyor, Leda kaideye dokunmuyor, kaide zemine dokunmuyor, zemin deniz dokunmuyor…” Dali'ye bu fikri veren atom fiziği, “nothing touches” teorisi, yani hiçbir şey birbirine dokunmaz. Anlamı şu, her ne kadar cisimler birbirine dokunuyor gürünse de aslında atomları asla birbirine dokunmaz, atomları birbirine dokunmayan da dokunmuş sayılmaz. İki farklı cismin atomlarında bulunan protonlar arasındaki uzaklık, proporsiyonunu göz önünde bulundurarak düşündüğümüzde, dünyanın güneşe olan uzaklığından daha fazladır. İşte tüm bunlar sevgili Dali'nin ilgisini çekmiş, iyiki de çekmiş, böyle izlemesi, keşfetmesi keyifli resimler bırakmış bize. Dali’den ilk kez 28 Şubat‘ta “Belleğin Azmi” resmi vesilesiyle bahsetmiştim. Projemin ilk günleri olduğu için çok kısa yazmak için kendimi fazlasıyla zorluyordum. Hoş, Mart itibariyle kendimi zorlamadan anlatmaya değer bulduğum ne varsa yazmaya başladım. Dali’nin hayatını da 17 Eylül‘de Gala’nın portresi eşliğinde anlattım. Picasso portresine 21 Ekim‘de ve doğduğundan beri en büyük problemi olan abisi “Dali"nin portresine ise 20 Aralık‘ta yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.    

Ressam : Pablo Picasso (1881-1973 )
Resmin Adi : Garçon à la pipe (1905)
Nerede. : Özel Koleksiyon
Boyutu : 100 cm x 81,3 cm
Resim Picasso'nun “gül dönemi"nden. Ne anladık, hiçbir şey! Siz benim resimleri böyle anlatmadığımı zaten biliyorsunuz. Barcelona'daki Picasso Müzesi'ni 3 kez baştan aşağı ziyaret etmiş biri olarak size yorumumu söylemiştim. Herşey 1907'de Picasso'nun Les "Demoiselles d’Avignon” resmini yapıp kübizmi damarlarına sokunca başladı. Sonra Picasso da kendini durduramadı, vefat ettiğinde 20bine yakın eser bırakmıştı hatırlarsanız. 1907'den önce yaptıkları ise benim için mavi, gül falan değil, iki gruba ayrılıyor. Okulun zoruyla yaptığı beceriksiz akademik resimler ve 1900'lerden itibaren yolunu bulmaya çalışırken yaptığı benzersiz resimler. Garçon à la pipe bu benzersiz resimlerden biri. Kübizmi patlatmasına birkaç yıl kala yaptığı eşsiz resimlerden biri. Resimdeki çocuğun kimliği belirsiz, sadece tahminler var. Ancak Picasso çocuktan, bir sürü insanın girip çıktığı stüdyosunda, saatler geçiren, sıkılmadan kendisini izleyen ve resmi gerçekten çok seven biri olduğunu söylüyor. Gerçekten sanatına gönül veren biri olduğunu düşünüyordu ki, bu resimde onu kullanarak jest yapmış. Tabi o dönemlerde, Picasso mu çocuğa jest yaptı, yoksa çocuk günlerce Picasso'ya poz vererek mi jest yapmış oldu bilinmez. Resmi tamamlaması 1 ay sürmüş, ve en son sürpriz olarak çocuğun kafasına çiçekten bir taç ekleyivermiş. Resmin asıl ilginç tarafı, desenlerle boyalı bir duvar önünde çocuğun duruşu elbette. Duvardaki çiçek boyaları çocuğun etrafında melek kanatları gibi açılmış. Duvar arkada bir fon olmak yerine ana konuya katılıyor. Bir de üzerine çiçekten taç, feninen bir his vermiş. Yine de masum ve melek yönü ağır basıyor sanırım. Resim 1950'de 30bin dolara satın alınıyor ve 2004'te Barilla Group (evet makarnacı olan) tarafından tam 104 milyona satılıyor. Nasıl? Resim iyi bir yatırım aracı değil mi? Picasso'nun satışa çıkan bir diğer resmi “Nude, Green Leaves and Bust"ı anlatırken detay vermiştim. Onu okuyanlar merak eder, hemen söyleyeylim, bu resim ise Sotheby’s tarafından satılıyor, Christies değil! 104 milyonun 11 milyonu Sotheby’s in, 93 milyon ise zamanında 30bin dolar koyan John Hay Whitney'in ailesinin. Herald Tribune'ün yayımcısını olan John Hay Whitney, 1982'de vefat ettiği için, kendisi bu parlak yatırımının meyvesini görememiş. Bu resme verilen 104milyon rakamı, enflasyon gözardı edildiğinde, o güne kadar bir resme ödenmiş en yüksek bedeldi. Sonra 2006'da Klimt'in Portrait of Adele Bloch-Bauer I‘i 135 milyona satılıp 1. oldu. Ardından pek hazetmediğim resimler Pollock'un No:5'i 140 milyonla 1., Willem de Kooning'in Woman III'ü (ıyyk) 137,5 milyonla 2. en pahalıya satılan resim olmuştu. Zaten yeni bir akımın öncüsü olmasına olan saygımdan Jackson Pollock'a Günde 1 Resim'de yer vermiştim ama kendimi Kooning için fena edemedim. Bu ilk iki resim, ve bunlara bu parayı verenlerin damak tadı beni pek bir rahatsız ediyordu. Ancak sadece birkaç ay önce, 2011'in sonunda, neyse ki bir Cezanne'ın The Card Player serisinden bir resim satışa çıktı da 250-300 milyon arası henüz net açıklanmamış bir rakamla, tüm listeyi aşağı çekti. Satılan resim, serinin tamamını gösteren bu linkte yanında "Qatar” yazan. Bugüne kadar dünyada satılan en pahalı resimleri değerlendirirken, her zaman göz önünde bulundurulması gereken bir konu, o resmin sadece satışa çıkan resimler arasında bir değeri olduğudur. Bunlardan çok daha değerliler zamanında alanların evinde, 7 ceddine yetecek bir sermaye olarak beklemede, ya da en güzeli hepimizin görebilmesi için müzelerde! Picasso’nun hayatını, Las Meninas resmi eşiliğinde 6 Mart‘ta anlatmıştım.  Les Demoiselles d’Avignon resmine 15 Haziran‘da, Guernica resmine 23 Ekim‘de, The Wait - Margot resmine 8 Aralık‘ta ve Nude, Green Leaves and Bust resmine16 Ocak'ta yer vermiştim. Resimleri ve Picasso’yu hatırlamak isterseniz, tarih linklerine tıklayın.  High-res

Ressam : Pablo Picasso (1881-1973 )

Resmin Adi : Garçon à la pipe (1905)

Nerede. : Özel Koleksiyon

Boyutu : 100 cm x 81,3 cm

Resim Picasso'nun “gül dönemi"nden. Ne anladık, hiçbir şey! Siz benim resimleri böyle anlatmadığımı zaten biliyorsunuz. Barcelona'daki Picasso Müzesi'ni 3 kez baştan aşağı ziyaret etmiş biri olarak size yorumumu söylemiştim. Herşey 1907'de Picasso'nun Les "Demoiselles d’Avignon” resmini yapıp kübizmi damarlarına sokunca başladı. Sonra Picasso da kendini durduramadı, vefat ettiğinde 20bine yakın eser bırakmıştı hatırlarsanız. 1907'den önce yaptıkları ise benim için mavi, gül falan değil, iki gruba ayrılıyor. Okulun zoruyla yaptığı beceriksiz akademik resimler ve 1900'lerden itibaren yolunu bulmaya çalışırken yaptığı benzersiz resimler. Garçon à la pipe bu benzersiz resimlerden biri. Kübizmi patlatmasına birkaç yıl kala yaptığı eşsiz resimlerden biri. Resimdeki çocuğun kimliği belirsiz, sadece tahminler var. Ancak Picasso çocuktan, bir sürü insanın girip çıktığı stüdyosunda, saatler geçiren, sıkılmadan kendisini izleyen ve resmi gerçekten çok seven biri olduğunu söylüyor. Gerçekten sanatına gönül veren biri olduğunu düşünüyordu ki, bu resimde onu kullanarak jest yapmış. Tabi o dönemlerde, Picasso mu çocuğa jest yaptı, yoksa çocuk günlerce Picasso'ya poz vererek mi jest yapmış oldu bilinmez. Resmi tamamlaması 1 ay sürmüş, ve en son sürpriz olarak çocuğun kafasına çiçekten bir taç ekleyivermiş. Resmin asıl ilginç tarafı, desenlerle boyalı bir duvar önünde çocuğun duruşu elbette. Duvardaki çiçek boyaları çocuğun etrafında melek kanatları gibi açılmış. Duvar arkada bir fon olmak yerine ana konuya katılıyor. Bir de üzerine çiçekten taç, feninen bir his vermiş. Yine de masum ve melek yönü ağır basıyor sanırım. Resim 1950'de 30bin dolara satın alınıyor ve 2004'te Barilla Group (evet makarnacı olan) tarafından tam 104 milyona satılıyor. Nasıl? Resim iyi bir yatırım aracı değil mi? Picasso'nun satışa çıkan bir diğer resmi “Nude, Green Leaves and Bust"ı anlatırken detay vermiştim. Onu okuyanlar merak eder, hemen söyleyeylim, bu resim ise Sotheby’s tarafından satılıyor, Christies değil! 104 milyonun 11 milyonu Sotheby’s in, 93 milyon ise zamanında 30bin dolar koyan John Hay Whitney'in ailesinin. Herald Tribune'ün yayımcısını olan John Hay Whitney, 1982'de vefat ettiği için, kendisi bu parlak yatırımının meyvesini görememiş. Bu resme verilen 104milyon rakamı, enflasyon gözardı edildiğinde, o güne kadar bir resme ödenmiş en yüksek bedeldi. Sonra 2006'da Klimt'in Portrait of Adele Bloch-Bauer I‘i 135 milyona satılıp 1. oldu. Ardından pek hazetmediğim resimler Pollock'un No:5'i 140 milyonla 1., Willem de Kooning'in Woman III'ü (ıyyk) 137,5 milyonla 2. en pahalıya satılan resim olmuştu. Zaten yeni bir akımın öncüsü olmasına olan saygımdan Jackson Pollock'a Günde 1 Resim'de yer vermiştim ama kendimi Kooning için fena edemedim. Bu ilk iki resim, ve bunlara bu parayı verenlerin damak tadı beni pek bir rahatsız ediyordu. Ancak sadece birkaç ay önce, 2011'in sonunda, neyse ki bir Cezanne'ın The Card Player serisinden bir resim satışa çıktı da 250-300 milyon arası henüz net açıklanmamış bir rakamla, tüm listeyi aşağı çekti. Satılan resim, serinin tamamını gösteren bu linkte yanında "Qatar” yazan. Bugüne kadar dünyada satılan en pahalı resimleri değerlendirirken, her zaman göz önünde bulundurulması gereken bir konu, o resmin sadece satışa çıkan resimler arasında bir değeri olduğudur. Bunlardan çok daha değerliler zamanında alanların evinde, 7 ceddine yetecek bir sermaye olarak beklemede, ya da en güzeli hepimizin görebilmesi için müzelerde! Picasso’nun hayatını, Las Meninas resmi eşiliğinde 6 Mart‘ta anlatmıştım.  Les Demoiselles d’Avignon resmine 15 Haziran‘da, Guernica resmine 23 Ekim‘de, The Wait - Margot resmine 8 Aralık‘ta ve Nude, Green Leaves and Bust resmine16 Ocak'ta yer vermiştim. Resimleri ve Picasso’yu hatırlamak isterseniz, tarih linklerine tıklayın. 

Ressam : Georges-Pierre Seurat (1859-1891)
Resmin Adi : Circus Sideshow - Parade de Cirque  (1887-88)
Nerede : Metropolitan, New York, ABD
Boyutu : 99,7 cm x 149,9 cm
Seurat, Paris'in banliyö kesiminde kurulan bu gezici sirkten çok etkilenmiş. Hemen hazırlıklarını yapıp, bu sirki nasıl resmedeceğini planlamış, ideal komposizyonu defalarca çalışmış. Bana göre şaheserlerini çok daha önce tamamlamıştı. Ancak onun için bu resmin önemi başka. Bu resim Seurat'a Bağımsızlar Salon'unda sergilenme hakkı getirince, geliştirdiği neo-impressionism tekniğini daha büyük kitlelerle tanıştırma fırsatı bulmuştu. Ne acıdır ki Seurat, impressionism defterini kapatıp yepyeni bir akıma insanları alıştırmaya daha yeni başlamışken sadece 32 yaşında vefat etmişti. Malum Seurat'ın henüz ısınma turlarındayken yaptıkları bile bugün birer şaheser olarak anılıyor. Belki bu bilgisayar ekranında, bu resimlerin birer şahaser olduğu hissi geçmiyordur ama sizi temin ederim, Bathers at Asnieres resmini ilk gördüğümde karşısında çakılıp kalmıştım. Bunu bilen müze yönetimi 2 x 3 metre büyüklüğündeki resmin karşısında kocaman bir koltuk koymuş zaten, gören oturup kalıyor karşısında. Yeni teknik geliştiren, yeni akımlara yol açan her ressama saygımız sonsuz. 26 Şubat‘ta bahsettiğim Bathers at Asnieres resminden bahsetmiştim. 2 Haziran'da ise bir diğer şaheseri “A Sunday Afternoon on the Island of La Grande Jatte” resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. High-res

Ressam : Georges-Pierre Seurat (1859-1891)

Resmin Adi : Circus Sideshow - Parade de Cirque  (1887-88)

Nerede : Metropolitan, New York, ABD

Boyutu : 99,7 cm x 149,9 cm

Seurat, Paris'in banliyö kesiminde kurulan bu gezici sirkten çok etkilenmiş. Hemen hazırlıklarını yapıp, bu sirki nasıl resmedeceğini planlamış, ideal komposizyonu defalarca çalışmış. Bana göre şaheserlerini çok daha önce tamamlamıştı. Ancak onun için bu resmin önemi başka. Bu resim Seurat'a Bağımsızlar Salon'unda sergilenme hakkı getirince, geliştirdiği neo-impressionism tekniğini daha büyük kitlelerle tanıştırma fırsatı bulmuştu. Ne acıdır ki Seurat, impressionism defterini kapatıp yepyeni bir akıma insanları alıştırmaya daha yeni başlamışken sadece 32 yaşında vefat etmişti. Malum Seurat'ın henüz ısınma turlarındayken yaptıkları bile bugün birer şaheser olarak anılıyor. Belki bu bilgisayar ekranında, bu resimlerin birer şahaser olduğu hissi geçmiyordur ama sizi temin ederim, Bathers at Asnieres resmini ilk gördüğümde karşısında çakılıp kalmıştım. Bunu bilen müze yönetimi 2 x 3 metre büyüklüğündeki resmin karşısında kocaman bir koltuk koymuş zaten, gören oturup kalıyor karşısında. Yeni teknik geliştiren, yeni akımlara yol açan her ressama saygımız sonsuz. 26 Şubat‘ta bahsettiğim Bathers at Asnieres resminden bahsetmiştim. 2 Haziran'da ise bir diğer şaheseri “A Sunday Afternoon on the Island of La Grande Jatte” resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.

Ressam : Vincent Van Gogh (1854-1890)
Resim : The Church in Auvers-sur-Oise, View from the Chevet (1890)
Nerede : Orsay, Paris, Fransa
Boyutu: 94 cm x 74 cm
Van Gogh, Arles'teki kulak kesme macerası sonrası kardeşi Theo'yu ve Gauguin'i dehşete düşürmüş, ardından kendini Saint-Rémy'deki akıl hastanesinde bulmuştu. Ortalık sakinleşince Theo'ya yani Paris'e yakın olan Auvers-sur-Oise'deki kliniğe geçti. Burada hem Theo'nun, hem de birçok ressamın arkadaşı olan Dr.Gachet onu tedavi etmeyi kabul etmişti. Dr.Gachet‘i Van Gogh'un portresinden hatırlarsınız, Van Gogh doktorun bu portresini yaptıktan tam 100 yıl sonra, 1990'da, resim 82,5 milyon dolara satıldı. O yıl bu bir rekordu, resme ödenen para, bugünün parasıyla 144,1 milyon dolar ediyor, yani dünya üzeride satışı gerçekleşen en pahalı 5. resim. Van Gogh, Auvers-sur-Oise'de çok verimli bir döneme girmişti, her şey yolunda görünüyordu. Hem doktor hem de Theo iyileştiğini düşünüyordu. Ama malum sonu biliyorsunuz, Auvers-sur-Oise'de topu topu iki ay geçirebildi, ve hayatını başarısız bir intihar girişimi ile sürünerek sonlandırdı. Bu resme konu olan kilise, 13. yy'dan kalma gotik tarzıyla Auvers-sur-Oise'in en gösterişli binalarından biri. Kilisenin bugünkü halini, Van Gogh'un açısından görmek isterseniz buraya tıklayın. Dilerseniz bu bağlantıdan 360 derece görüşle bakabilir, hatta kilisenin içini bile ziyaret edebilirsiniz. Van Gogh'un görüp de resmettiği bir şeyi, capcanlı gözle görmek, ona olan hayranlığımı daha da arttırıyor. İşte aynı bina, biz de bakıyor, görüyoruz… O da bakıyor, ne görüyor, daha doğrusu nasıl görüyor. Van Gogh her ne kadar stiliyle post-impressionist olarak anılsa da, onun stiline henüz bir ad vermediğimiz ortada. O sadece resim yaptığı dönem göz önünde bulundurularak bir akımın içinde gruplandırılıyor. Bana göre bu stil, Van Gogh stili ve bu dünyada gelmiş geçmiş en eşsiz stil. Bu yer verdiğim 9. Van Gogh resmi oldu. Favorim olan ve benim en iyi 365 listeme girecek 2 resmi daha var, önümüzdeki 20 güne sığdıracağım. Van Gogh’un hayatını “Yıldızlı Gece” resmi eşliğinde 13 Mart‘ta anlatmıştım. Almond Blossom’a 26 Haziran‘da, Ayçiçekleri’ne 29 Temmuz‘da, The Courtesan’a  29 Ağustos‘ta, Sarı Ev’e 20 Eylül‘de, “Wheatfield with Crows”a 1 Kasım‘da, “Trees and Undergrowth”a 26 Aralık‘ta ve “The Bedroom"a 21 Ocak'ta yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.  High-res

Ressam : Vincent Van Gogh (1854-1890)

Resim : The Church in Auvers-sur-Oise, View from the Chevet (1890)

Nerede : Orsay, Paris, Fransa

Boyutu: 94 cm x 74 cm

Van Gogh, Arles'teki kulak kesme macerası sonrası kardeşi Theo'yu ve Gauguin'i dehşete düşürmüş, ardından kendini Saint-Rémy'deki akıl hastanesinde bulmuştu. Ortalık sakinleşince Theo'ya yani Paris'e yakın olan Auvers-sur-Oise'deki kliniğe geçti. Burada hem Theo'nun, hem de birçok ressamın arkadaşı olan Dr.Gachet onu tedavi etmeyi kabul etmişti. Dr.Gachet‘i Van Gogh'un portresinden hatırlarsınız, Van Gogh doktorun bu portresini yaptıktan tam 100 yıl sonra, 1990'da, resim 82,5 milyon dolara satıldı. O yıl bu bir rekordu, resme ödenen para, bugünün parasıyla 144,1 milyon dolar ediyor, yani dünya üzeride satışı gerçekleşen en pahalı 5. resim. Van Gogh, Auvers-sur-Oise'de çok verimli bir döneme girmişti, her şey yolunda görünüyordu. Hem doktor hem de Theo iyileştiğini düşünüyordu. Ama malum sonu biliyorsunuz, Auvers-sur-Oise'de topu topu iki ay geçirebildi, ve hayatını başarısız bir intihar girişimi ile sürünerek sonlandırdı. Bu resme konu olan kilise, 13. yy'dan kalma gotik tarzıyla Auvers-sur-Oise'in en gösterişli binalarından biri. Kilisenin bugünkü halini, Van Gogh'un açısından görmek isterseniz buraya tıklayın. Dilerseniz bu bağlantıdan 360 derece görüşle bakabilir, hatta kilisenin içini bile ziyaret edebilirsiniz. Van Gogh'un görüp de resmettiği bir şeyi, capcanlı gözle görmek, ona olan hayranlığımı daha da arttırıyor. İşte aynı bina, biz de bakıyor, görüyoruz… O da bakıyor, ne görüyor, daha doğrusu nasıl görüyor. Van Gogh her ne kadar stiliyle post-impressionist olarak anılsa da, onun stiline henüz bir ad vermediğimiz ortada. O sadece resim yaptığı dönem göz önünde bulundurularak bir akımın içinde gruplandırılıyor. Bana göre bu stil, Van Gogh stili ve bu dünyada gelmiş geçmiş en eşsiz stil. Bu yer verdiğim 9. Van Gogh resmi oldu. Favorim olan ve benim en iyi 365 listeme girecek 2 resmi daha var, önümüzdeki 20 güne sığdıracağım. Van Gogh’un hayatını “Yıldızlı Gece” resmi eşliğinde 13 Mart‘ta anlatmıştım. Almond Blossom’a 26 Haziran‘da, Ayçiçekleri’ne 29 Temmuz‘da, The Courtesan’a  29 Ağustos‘ta, Sarı Ev’e 20 Eylül‘de, “Wheatfield with Crows”a 1 Kasım‘da, “Trees and Undergrowth”a 26 Aralık‘ta ve “The Bedroom"a 21 Ocak'ta yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. 

Ressam  : Raphael - Raffaello Santi (1483-1520)
Resim  : The School of Athens (1520)
Nerede  :  Vatican Museum, Vatikan
Boyutu  : 5,00 m x 7,70 m
Raphael'in dini unsur içermeyen nadir resimlerinden biri de, Vatikan'daki Segnatura odasında bir duvara yaptığı bu fresko. Resim, Antik Yunan döneminde yaşamış başta Socrates, Plato ve Aristotle olmak üzere, geometri, astroloji, felsefe, aritmetik, şiir, müzik, resim gibi önemli dallarda öne çıkan ünlü bir çok karakteri bir arada temsil ediyor. Bu insanların hepsi aynı dönemde yaşamadı elbette, ama Raphael, Yüksek Rönesans döneminin ona sağladığı ortamdan faydalanarak, geçmişteki saygıdeğer tüm ustaları bir arada resmedip böyle güzel ölümsüzleştirmiş. Resimde, ana kapıdan giriş yapan iki kişi var, soldaki Plato eliyle yukarı göstermiş elinde de meşhur kitabı Timaeus. Sağdaki ise elindeki Ethics kitabıyla Aristotle. Bu iki ismin kimliği ellerinde tuttukları kitaplara dayanarak doğruya daha yakın tahminler diyebiliriz. Diğer karakterler ise 15yy.‘dan bu yana yapılan araştırma ve tartışmalar sonucu ortaya atılan fikirler. Hem Plato, hem de Aristotle'nin hocası sayılan, aslında tüm felsefeyi başlatan ama yazılı kaynak bırakamayan Socrates  ise solda yeşil elbisesiyle, tıpkı heykelindeki gibi poz vermiş. Gölge etme, başka ihsan istemem diyen Diogenes ise güneşe olan düşkünlüğünü gösterircesine sereserpe merdivende uzanan. Sağ önde, elinde pergeli öğrencilerine geometri öğreten ise tabiki Euclid. Sol önde bir tahtadan harıl harıl notlarını kağıda geçiren Pythagoras (Pisagor). Socrates'den bile önce yaşayan Efes'li Heraklitos, merdivenin önünde mermerin üzerine dayanmış yazı yazan. Heraklitos için poz verenin Michelangelo olduğu söyleniyor. Michelangelo, bu resim yapıldığı yıllarda Sistine Şapel'in tavanıyla kafayı bozmuştu hatırlarsınız, bu sebeple yorgun ve düşünceli görünüyor. Bu arada Plato için de Leonardo'nun poz verdiği söyleniyor. Ayrıca solda merdiven üstündeki turuncu elbiselinin Plotinus adına poz verenin Donatello, onun da sağında kolu turuncu renkli olanın da Apelles adına poz veren Raphael olduğu düşünülüyor… Böylece Ninja Turtles dörtlüsünü de tamamlamış olduk :) Resimde hangisinin kim olduğu ile ilgili  daha fazla tahmin var, merak ederseniz burada. Raphael'in hayatını, Transfiguration resmi eşliğinde 3 Mart‘ta anlatmıştım. Yeğenim Mert'in doğumgünü olan 15 Eylül'de ise o günün hatırasına yine Raphael'den Sistine Madonna resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.  High-res

Ressam  : Raphael - Raffaello Santi (1483-1520)

Resim  : The School of Athens (1520)

Nerede  :  Vatican Museum, Vatikan

Boyutu  : 5,00 m x 7,70 m

Raphael'in dini unsur içermeyen nadir resimlerinden biri de, Vatikan'daki Segnatura odasında bir duvara yaptığı bu fresko. Resim, Antik Yunan döneminde yaşamış başta Socrates, Plato ve Aristotle olmak üzere, geometri, astroloji, felsefe, aritmetik, şiir, müzik, resim gibi önemli dallarda öne çıkan ünlü bir çok karakteri bir arada temsil ediyor. Bu insanların hepsi aynı dönemde yaşamadı elbette, ama Raphael, Yüksek Rönesans döneminin ona sağladığı ortamdan faydalanarak, geçmişteki saygıdeğer tüm ustaları bir arada resmedip böyle güzel ölümsüzleştirmiş. Resimde, ana kapıdan giriş yapan iki kişi var, soldaki Plato eliyle yukarı göstermiş elinde de meşhur kitabı Timaeus. Sağdaki ise elindeki Ethics kitabıyla Aristotle. Bu iki ismin kimliği ellerinde tuttukları kitaplara dayanarak doğruya daha yakın tahminler diyebiliriz. Diğer karakterler ise 15yy.‘dan bu yana yapılan araştırma ve tartışmalar sonucu ortaya atılan fikirler. Hem Plato, hem de Aristotle'nin hocası sayılan, aslında tüm felsefeyi başlatan ama yazılı kaynak bırakamayan Socrates  ise solda yeşil elbisesiyle, tıpkı heykelindeki gibi poz vermiş. Gölge etme, başka ihsan istemem diyen Diogenes ise güneşe olan düşkünlüğünü gösterircesine sereserpe merdivende uzanan. Sağ önde, elinde pergeli öğrencilerine geometri öğreten ise tabiki Euclid. Sol önde bir tahtadan harıl harıl notlarını kağıda geçiren Pythagoras (Pisagor). Socrates'den bile önce yaşayan Efes'li Heraklitos, merdivenin önünde mermerin üzerine dayanmış yazı yazan. Heraklitos için poz verenin Michelangelo olduğu söyleniyor. Michelangelo, bu resim yapıldığı yıllarda Sistine Şapel'in tavanıyla kafayı bozmuştu hatırlarsınız, bu sebeple yorgun ve düşünceli görünüyor. Bu arada Plato için de Leonardo'nun poz verdiği söyleniyor. Ayrıca solda merdiven üstündeki turuncu elbiselinin Plotinus adına poz verenin Donatello, onun da sağında kolu turuncu renkli olanın da Apelles adına poz veren Raphael olduğu düşünülüyor… Böylece Ninja Turtles dörtlüsünü de tamamlamış olduk :) Resimde hangisinin kim olduğu ile ilgili  daha fazla tahmin var, merak ederseniz burada. Raphael'in hayatını, Transfiguration resmi eşliğinde 3 Mart‘ta anlatmıştım. Yeğenim Mert'in doğumgünü olan 15 Eylül'de ise o günün hatırasına yine Raphael'den Sistine Madonna resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. 


Ressam : Tamara de Lempicka (1898-1980)
Resmin Adi : Kizette in Pink (1926)
Nerede : Musée des Beaux-Arts de Nantes, Nantes, Fransa
Boyutu : 116,5 cm x 73 cm
Tamara'nın hayatını anlatırken bahsetmiştim; kızını yatılı okula vermişti ve birlikte vakit geçirdikleri zamanlar, ancak Tamara'nın kızını model olarak kullandığı günlerle kısıtlıydı. İşte o günlerden birinde Tamara'nın yaptığı enfes portrelerden biri. Kizette belli ki yaz tatilinde, kısacık uçuk pembe elbisesi ile oturuyor. Elinde de bir kitap. Dikkat edin, Kizette'nin bir ayakkabısı ayağında değil ve onu saklamak için diğer ayağının arkasına saklamış. Böylelikle ayakları öarpraz olmuş. Bu bir fotoğraf olsa, elbette anlık bir durumu yansıttığından ayakkabısı düşmüş onu saklamış diyebilirdik ama sözkonusu çok emek gereken bir resim olduğunda, her şeyin özenle elenip, kasıtlı yapıldığını unutmayalım. Burada Tamara zekasını konuşturmuş olabilir. Kızına, annesinden gördüğünü yapıp ona uzak kalsa da, bir taraftan onu bir çok seviyor ve kendince dünyadaki en yüce insan olarak düşünüyor olabilir. Nitekim kızın çapraz bacakları, resim Ortodoks dünyasının en önemli ikonlarından biri olan The Virgin of Tikhvin'daki İsa'yı andırıyor. Elindeki kitap da “Kutsal Kitap"a gönderme olabilir. Tamara, bu dünyaya gelen en çarpıcı kadınlardandı bence. Bir film yıldızı gibi yaşadığı hayatı, farklı bir şeyler yapma konusundaki kararlığıyla bir akımın öncü olması… Hayatını   "Self Portrait in the Green Bugatti" resmi eşliğinde 22 Nisan‘da anlatmıştım. 16 Temmuz‘da “Young Lady with Gloves” , 14 Ekim‘de ise Andromeda resimlerine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.

Ressam : Tamara de Lempicka (1898-1980)

Resmin Adi : Kizette in Pink (1926)

Nerede : Musée des Beaux-Arts de Nantes, Nantes, Fransa

Boyutu : 116,5 cm x 73 cm

Tamara'nın hayatını anlatırken bahsetmiştim; kızını yatılı okula vermişti ve birlikte vakit geçirdikleri zamanlar, ancak Tamara'nın kızını model olarak kullandığı günlerle kısıtlıydı. İşte o günlerden birinde Tamara'nın yaptığı enfes portrelerden biri. Kizette belli ki yaz tatilinde, kısacık uçuk pembe elbisesi ile oturuyor. Elinde de bir kitap. Dikkat edin, Kizette'nin bir ayakkabısı ayağında değil ve onu saklamak için diğer ayağının arkasına saklamış. Böylelikle ayakları öarpraz olmuş. Bu bir fotoğraf olsa, elbette anlık bir durumu yansıttığından ayakkabısı düşmüş onu saklamış diyebilirdik ama sözkonusu çok emek gereken bir resim olduğunda, her şeyin özenle elenip, kasıtlı yapıldığını unutmayalım. Burada Tamara zekasını konuşturmuş olabilir. Kızına, annesinden gördüğünü yapıp ona uzak kalsa da, bir taraftan onu bir çok seviyor ve kendince dünyadaki en yüce insan olarak düşünüyor olabilir. Nitekim kızın çapraz bacakları, resim Ortodoks dünyasının en önemli ikonlarından biri olan The Virgin of Tikhvin'daki İsa'yı andırıyor. Elindeki kitap da “Kutsal Kitap"a gönderme olabilir. Tamara, bu dünyaya gelen en çarpıcı kadınlardandı bence. Bir film yıldızı gibi yaşadığı hayatı, farklı bir şeyler yapma konusundaki kararlığıyla bir akımın öncü olması… Hayatını   "Self Portrait in the Green Bugatti" resmi eşliğinde 22 Nisan‘da anlatmıştım. 16 Temmuz‘da “Young Lady with Gloves” , 14 Ekim‘de ise Andromeda resimlerine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.

Ressam : Gustave Caillebotte (1848-1894)
Resmin Adi : Rooftops in the Snow (snow effect) (1878)
Nerede : Orsay, Paris, Fransa
Boyutu : 64 cm x 82 cm
Caillebotte, izlenimcilerin sağ omzundan eksik olayan meleğiydi. Keyfi için bir süre resim yaptı, sonra canı ne isterse onu yapmaya devam etti. Diğer ressamlara göre oldukça ilginç bir profili vardı. Caillebotte'un en sevdiğim özelliği, konu bulmakta çok cesur davranmasıydı. Parke işçileri de resmediyordu, nü bir kadını da… Bu Paris manzarasını ise özellikle kış vakti çatıları konu aldığı için çok seviyorum. O dönemden görmek gereken bir fotoğraf gibi. Meşhur Haussmann evlerinin Paris'e kattığı nizam ve asalet muhteşem.  Bir de bu nadide manzarayı böyle usta bir izlenimciden görmek harika. Caillebotte'un hayatını “Paris Street; Rainy Day" resmi eşliğinde 1 Mayıs‘ta anlatmıştım. 4 Temmuz‘da  "The Floor Scrapers"  ve 22 Ekim‘de "Naked Woman Lying on a Couch" resimlerine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. High-res

Ressam : Gustave Caillebotte (1848-1894)

Resmin Adi : Rooftops in the Snow (snow effect) (1878)

Nerede : Orsay, Paris, Fransa

Boyutu : 64 cm x 82 cm

Caillebotte, izlenimcilerin sağ omzundan eksik olayan meleğiydi. Keyfi için bir süre resim yaptı, sonra canı ne isterse onu yapmaya devam etti. Diğer ressamlara göre oldukça ilginç bir profili vardı. Caillebotte'un en sevdiğim özelliği, konu bulmakta çok cesur davranmasıydı. Parke işçileri de resmediyordu, nü bir kadını da… Bu Paris manzarasını ise özellikle kış vakti çatıları konu aldığı için çok seviyorum. O dönemden görmek gereken bir fotoğraf gibi. Meşhur Haussmann evlerinin Paris'e kattığı nizam ve asalet muhteşem.  Bir de bu nadide manzarayı böyle usta bir izlenimciden görmek harika. Caillebotte'un hayatını “Paris Street; Rainy Day" resmi eşliğinde 1 Mayıs‘ta anlatmıştım. 4 Temmuz‘da  "The Floor Scrapers"  ve 22 Ekim‘de "Naked Woman Lying on a Couch" resimlerine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.

Ressam  : Gustave Courbet (1819-1877)
Resim  :  Woman with a Parrot (1866)
Nerede  : Metropolitan, New York, ABD
Boyutu : 129,5 x 195,6 cm
İlk bakışta Venüs, Danae benzeri mitolojik bir kadın karakterin, bildiğimiz nü resimlerinden biri gibi gelebilir. Ama dikkat edin, bu bir Courbet; Fransa'dan romantizmi söküp, realizmi yaymaya çalışan adamın resmi. Daha önce mitolojik karakterlerin nü bir resmini yapıp, Salon'dan red alınca, kendi üslubunda, farklılık getirecek bir nü yapmaya karar vermişti. Hem Courbet gerçekçiliğini kemiklerine kadar yansıtmalı, hem de yasaklanacak kadar erotik olmamalıydı. Ve modelini bir koltuğun üzerinde çırıl çıplak yatırmış, elinde bir papağan, neşe içinde yatakta kıvrılmalarını resme aktardı. Modelin yüzüne dikkat edin, apaçık gülümsüyor, bu bir ilk. Yani model, Courbet'ye tarihten bir başka kadını anımsatmak üzere orada poz vermiş değil. Resim modelin resmi, o anın ve neşesinin resmi. Salon da bu ustalığı elbette kabul etti ve resmi sergiledi. Courbet'nin hayranlık uyandıracak şekilde yükselişini ve hiç haketmediği halde, sürgün bir hayatta hastalanıp ölmesini 1 Ocak‘ta “Desparate Man” oto-portresi eşliğinde anlatmıştım. Hatırlamak isterseniz tarih linkine tıklayın. Courbet'den daha fazla resmi bir arada görmek isterseniz de burada. High-res

Ressam  : Gustave Courbet (1819-1877)

Resim  :  Woman with a Parrot (1866)

Nerede  : Metropolitan, New York, ABD

Boyutu : 129,5 x 195,6 cm

İlk bakışta Venüs, Danae benzeri mitolojik bir kadın karakterin, bildiğimiz nü resimlerinden biri gibi gelebilir. Ama dikkat edin, bu bir Courbet; Fransa'dan romantizmi söküp, realizmi yaymaya çalışan adamın resmi. Daha önce mitolojik karakterlerin nü bir resmini yapıp, Salon'dan red alınca, kendi üslubunda, farklılık getirecek bir nü yapmaya karar vermişti. Hem Courbet gerçekçiliğini kemiklerine kadar yansıtmalı, hem de yasaklanacak kadar erotik olmamalıydı. Ve modelini bir koltuğun üzerinde çırıl çıplak yatırmış, elinde bir papağan, neşe içinde yatakta kıvrılmalarını resme aktardı. Modelin yüzüne dikkat edin, apaçık gülümsüyor, bu bir ilk. Yani model, Courbet'ye tarihten bir başka kadını anımsatmak üzere orada poz vermiş değil. Resim modelin resmi, o anın ve neşesinin resmi. Salon da bu ustalığı elbette kabul etti ve resmi sergiledi. Courbet'nin hayranlık uyandıracak şekilde yükselişini ve hiç haketmediği halde, sürgün bir hayatta hastalanıp ölmesini 1 Ocak‘ta “Desparate Man” oto-portresi eşliğinde anlatmıştım. Hatırlamak isterseniz tarih linkine tıklayın. Courbet'den daha fazla resmi bir arada görmek isterseniz de burada.

Ressam  :  Maximilien Luce (1858-1941)
Resim  :  The Quai Saint-Michel and Notre-Dame (1901)
Nerede  : Orsay, Paris, Fransa
Boyutu  : 73 cm x 60 cm
Neo-impressionistlerin anarşisti Luce'den bir Paris manzarası daha. Hem de Saint-Michel'den bakışla Notre-Dame. Luce, anarşik eyemlerinin sebep olduğu davalarla uğraşmazken, böyle muhteşem resimler yapıyordu. Kimi zaman kendini bir birey olarak rahatsız hissettiği toplumsal sorunları resimlerine yansıttı, kimi zaman da bir neo-impressionist olarak karşı koyamayacağı Paris'in güzelliklerini resimlerine taşıdı. Luce'nin hayatını 11 Mayıs‘ta A street in Paris in May 1871 resmi eşliğinde anltmıştım. Bu resim Luce'nin ruhunu en iyi anlatan ve onu tüm diğer ressamlardan ayıran en önemli eseri bence. 23 Ağustos'ta ise yine Paris'in güzelliğine ve canlılığına karşı koyamadığı bir başka resmi “La Gare de l’Est sous la neige"a yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. 

Ressam  :  Maximilien Luce (1858-1941)

Resim  :  The Quai Saint-Michel and Notre-Dame (1901)

Nerede  : Orsay, Paris, Fransa

Boyutu  : 73 cm x 60 cm

Neo-impressionistlerin anarşisti Luce'den bir Paris manzarası daha. Hem de Saint-Michel'den bakışla Notre-Dame. Luce, anarşik eyemlerinin sebep olduğu davalarla uğraşmazken, böyle muhteşem resimler yapıyordu. Kimi zaman kendini bir birey olarak rahatsız hissettiği toplumsal sorunları resimlerine yansıttı, kimi zaman da bir neo-impressionist olarak karşı koyamayacağı Paris'in güzelliklerini resimlerine taşıdı. Luce'nin hayatını 11 Mayıs‘ta A street in Paris in May 1871 resmi eşliğinde anltmıştım. Bu resim Luce'nin ruhunu en iyi anlatan ve onu tüm diğer ressamlardan ayıran en önemli eseri bence. 23 Ağustos'ta ise yine Paris'in güzelliğine ve canlılığına karşı koyamadığı bir başka resmi “La Gare de l’Est sous la neige"a yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın. 

Ressam : James Tissot (1836-1902)Resmin Adi : The Circle of the Rue Royale (1868)Nerede : Orsay, Paris, FransaBoyutu : 174,5 cm x 280 cm
Tissot, eserleriyle sadece resim tarihinde değil, moda ve dekorasyon tarihinde de yer almalı bence. Dönemin kıyafetlerini, kumaşların dokusuna kadar onun kadar detaylı anlatan yoktu. Daha önce kadınların yer aldığı resimlerine yer vermiştim. Bu defa erkekler, hem de tam 12 tane. Bu 12 centilmen, 1852'de kurulan bir erkek kulübünün üyeleriydi. Özendiler, kişiliklerini en iyi yansıtacak şekilde giyinip geldiler. Her biri bu resim için Tissot'ta 1000'er Frank ödedi, resim kime ait olacağını ise kura çekerek belirlediler. Şanslı kişi Baron Hottinger'di, o hangisi derseniz buyrun, burada bu 12 kişinin kim olduğu yazıyor. Tissot’un hayatını “Evening - The Ball” resmi eşliğinde 10 Eylül‘de anlatmıştım. 7 Ekim‘de "Hide & Seek" resmine, 10 Aralık'ta ise hayatının aşkı Kathleen'in portresi “Mavourneen” resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.   High-res

Ressam : James Tissot (1836-1902)

Resmin Adi : The Circle of the Rue Royale (1868)

Nerede : Orsay, Paris, Fransa

Boyutu : 174,5 cm x 280 cm

Tissot, eserleriyle sadece resim tarihinde değil, moda ve dekorasyon tarihinde de yer almalı bence. Dönemin kıyafetlerini, kumaşların dokusuna kadar onun kadar detaylı anlatan yoktu. Daha önce kadınların yer aldığı resimlerine yer vermiştim. Bu defa erkekler, hem de tam 12 tane. Bu 12 centilmen, 1852'de kurulan bir erkek kulübünün üyeleriydi. Özendiler, kişiliklerini en iyi yansıtacak şekilde giyinip geldiler. Her biri bu resim için Tissot'ta 1000'er Frank ödedi, resim kime ait olacağını ise kura çekerek belirlediler. Şanslı kişi Baron Hottinger'di, o hangisi derseniz buyrun, burada bu 12 kişinin kim olduğu yazıyor. Tissot’un hayatını “Evening - The Ball” resmi eşliğinde 10 Eylül‘de anlatmıştım. 7 Ekim‘de "Hide & Seek" resmine, 10 Aralık'ta ise hayatının aşkı Kathleen'in portresi “Mavourneen” resmine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.  

Ressam : Félix Vallotton (1865-1925)
Resmin Adi : The Poker Game (1902)
Nerede : Orsay, Paris, Fransa
Boyutu : 52,5 cm x 67,5 cm
Vallotton'un gördüklerini gerçekçi bir şekilde resmetme konusundaki yeteneğini 20 yaşında yaptığı ilk resmi, oto-portresinden biliyoruz. Bu ilk resmi Salon'da sergilenip, övgülere boğulunca, bir sanatçı olarak yeterli tatmine ulaştığını, ve kendini ifade etmek için istediği şekilde resim yapma lüksüne eriştiğine düşünüyorum. Şu resme bir bakın, bir sanatçı için ne büyük lüks böyle hissedebilmek. Bir resim yapıyorsunuz, harcadığınız emeği düşünün ve bir taraftan sizi eleştirmek üzere bekleyenlerle dolu ortamı hayal edin. Ve siz konu ettiğiniz olayı resmin en köşesine sıkıştırıp, resmin yarısından fazlasını koca bir masaya ayırabiliyorsunuz! Gülesim geliyor, bu müthiş bir özgüven ve harika bir espri anlayışı! Evlendiklerinin 3. yılında, eşi Gabrielle ve galeri sahibi olan kardeşiyle ile araları biraz bozukken yapmış bu resmi. Köşede poker oynayanlar; Gabrielle, Gabrielle'in annesi ve amcası. Aileden biraz dışlanmış gibi hissetmiş olmalı, ya da size ihtiyacım yok diyor da olabilir. Kocaman bir oval masa ve masanın üzerinde abartılı büyük bir lamba her şeyin odak noktası. Ben gerçekten bu resmi yaptıktan sonra, Gabrielle'e nasıl bir açıklama yaptığını çok merak ediyorum! Zamanının çok ötesinde, çok cesur bir resim. Vallotton’un hayatını “The Ball” resmi eşliğinde 5 Mayıs’ta anlatmıştım. 31 Temmuz‘da ise yukarıda da bahsettiğim oto-portresine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.  High-res

Ressam : Félix Vallotton (1865-1925)

Resmin Adi : The Poker Game (1902)

Nerede : Orsay, Paris, Fransa

Boyutu : 52,5 cm x 67,5 cm

Vallotton'un gördüklerini gerçekçi bir şekilde resmetme konusundaki yeteneğini 20 yaşında yaptığı ilk resmi, oto-portresinden biliyoruz. Bu ilk resmi Salon'da sergilenip, övgülere boğulunca, bir sanatçı olarak yeterli tatmine ulaştığını, ve kendini ifade etmek için istediği şekilde resim yapma lüksüne eriştiğine düşünüyorum. Şu resme bir bakın, bir sanatçı için ne büyük lüks böyle hissedebilmek. Bir resim yapıyorsunuz, harcadığınız emeği düşünün ve bir taraftan sizi eleştirmek üzere bekleyenlerle dolu ortamı hayal edin. Ve siz konu ettiğiniz olayı resmin en köşesine sıkıştırıp, resmin yarısından fazlasını koca bir masaya ayırabiliyorsunuz! Gülesim geliyor, bu müthiş bir özgüven ve harika bir espri anlayışı! Evlendiklerinin 3. yılında, eşi Gabrielle ve galeri sahibi olan kardeşiyle ile araları biraz bozukken yapmış bu resmi. Köşede poker oynayanlar; Gabrielle, Gabrielle'in annesi ve amcası. Aileden biraz dışlanmış gibi hissetmiş olmalı, ya da size ihtiyacım yok diyor da olabilir. Kocaman bir oval masa ve masanın üzerinde abartılı büyük bir lamba her şeyin odak noktası. Ben gerçekten bu resmi yaptıktan sonra, Gabrielle'e nasıl bir açıklama yaptığını çok merak ediyorum! Zamanının çok ötesinde, çok cesur bir resim. Vallotton’un hayatını “The Ball” resmi eşliğinde 5 Mayıs’ta anlatmıştım. 31 Temmuz‘da ise yukarıda da bahsettiğim oto-portresine yer vermiştim. Hatırlamak isterseniz tarih linklerine tıklayın.